Yayınlanma Tarihi
6/3/2026
Yazar
Kocaman Bi' Hikayeci
Üyelere Özel İçerikler Yolda
Kocaman Bi' Site, yalnızca kullanıcılar için özel olarak sunulacak yayınlara başlıyor! Hemen kayıt ol ve şimdiden yerini kap. Beta süreci yalnızca ilk 500 kullanıcı ile yapılacaktır.
Topluluğun Bir Parçası Ol!
Eski bir köşkten gelen gizemli fısıltıların peşine düşen üç arkadaş, korkutucu sandıkları şeyin ardında bambaşka bir hikaye keşfeder.
Yapay zeka destekli hikaye oluşturucumuzu denedin mi?
Hemen Test Et![]()
Ekim ayının son haftasıydı ve Burhaniye kasabasının tepesindeki eski Balcıoğlu Köşkü, sonbahar sisinin içinde her zamankinden daha gizemli görünüyordu. Köşkün sivri çatısı, portakal rengi yaprakların arasından bir gölge gibi yükselir, dökme demir parmaklıkları ise rüzgâr her estiğinde hafifçe gıcırdardı.
On bir yaşındaki Defne, okul çantasını sırtına astığı bir cuma öğleden sonrası, en yakın arkadaşları Ege ve Zeynep'le kasabanın meydanında buluştu. Hava serin ama güneşliydi; tezgâhlardaki kestane kokusu meydanı sarmıştı.
"Dün gece yine duydum," dedi Defne, sesini alçaltarak. Gözleri kocaman açılmıştı. "Köşkün bahçesinden geçerken... tıpkı birinin fısıldaması gibi bir ses."
Ege kaşlarını kaldırdı. "Rüzgârdır, Defne. O köşk yirmi yıldır boş."
"Rüzgâr isim söylemez," diye karşılık verdi Defne kararlı bir sesle. "Biri 'Elif' diyordu. Defalarca."
Zeynep, elindeki sıcak simitten bir lokma kopardı ve düşünceli düşünceli çiğnedi. "Kasabada herkes o köşkün perili olduğunu söylüyor. Ama babam der ki, insanlar anlayamadıkları her şeye 'hayalet' damgası yapıştırır."
Defne'nin aklına bir fikir gelmişti. Gözlerindeki merak pırıltısını arkadaşları çok iyi tanıyordu. "Hâlâ erken sayılır. Güneş batmadan köşke gidip bakalım. Gerçekten ne olduğunu öğrenelim."
Ege tereddüt etti. Bilim ve mantık seven bir çocuktu; hayaletlere inanmıyordu ama o köşkün karanlık pencerelerinin arkasında ne olduğunu merak ettiğini de inkâr edemezdi. Zeynep ise zaten ayağa kalkmıştı bile.
Üçü, kestane ağaçlarının gölgelediği patikadan tepeye doğru yürümeye başladı. Yapraklar ayaklarının altında çıtır çıtır ses çıkarıyor, uzaktan bir kumrunun ötüşü duyuluyordu. Yokuşu tırmandıkça kasaba küçülüyor, köşk ise büyüyordu.
Sonunda dökme demir kapının önüne vardılar. Kapı aralanmıştı. Bahçedeki eski çeşmenin yosunlu taşlarından su damlamıyor, kurumuş sarmaşıklar duvarları bir dantel gibi örüyordu. Defne kapıyı iterken menteşeler uzun, derin bir ses çıkardı. Üçü de duraksadı. Sonra Defne önden ilerledi ve arkadaşları onu takip etti.
![]()
Köşkün geniş holüne adım attıklarında, içeriyi beklediklerinden çok farklı buldular. Tozlu ama düzenli bir mekândı burası. Mermer zeminde sonbahar ışığı, vitraylı pencerelerden süzülerek rengârenk desenler çiziyordu. Havada eski kitap ve lavanta kokusu vardı.
"Burası hiç de terk edilmiş bir yere benzemiyor," diye fısıldadı Zeynep.
O sırada duyuldu: hafif, titrek bir ses. "Elif... Elif, sen misin?"
Ses üst kattan geliyordu. Üçü birbirine baktı. Ege yutkundu ama geri adım atmadı. Geniş ahşap merdivenleri yavaşça tırmandılar. Her basamak hafifçe gıcırdıyor, duvarların arasında yankılanıyordu.
Üst katta uzun bir koridor vardı. Koridorun sonundaki odanın kapısı aralıktı ve içeriden soluk bir ışık sızıyordu. Defne kapıyı usulca itti.
Odada, büyük bir kanatlı koltuğa oturmuş yaşlı bir kadın gördüler. Saçları bembeyazdı, yüzü kırışıklıklarla doluydu ama gözleri tertemiz, berrak bir maviydi. Kucağında eski bir fotoğraf albümü duruyordu. Kadın başını kaldırdığında üç çocuğu görünce şaşırdı ama korkmadı.
"Siz... siz kimsiniz?" diye sordu, sesi kırılgan bir yaprak kadar inceydi.
Defne nazikçe yaklaştı. "Ben Defne. Bunlar da Ege ve Zeynep. Aşağıdan sesler duyduk. Siz iyi misiniz?"
Kadın gülümsedi. Gülümsemesi odayı ısıttı. "Ben Müzeyyen," dedi. "Bu köşkün son sahibiyim. Elif benim kız kardeşimdi. Elli yıl önce bu odada birlikte oyun oynardık."
Kadının gözleri doldu ama hüzünlü değil, sıcacık bir anıyla parlıyordu. Kucağındaki albümü açtı. İçinde siyah beyaz fotoğraflar vardı: iki küçük kız, bu köşkün bahçesinde koşuyor, merdivenlerde oturuyor, vitraylı pencerelerin önünde gülüyordu.
"Elif çok uzaklara taşındı, yıllar önce. Bir daha görüşemedik," diye devam etti Müzeyyen. "Ben her gün buraya gelir, albüme bakar ve onunla konuşurum. Sanırım bazen sesim dışarıya kaçıyormuş."
Ege rahatlamıştı. Hayalet yoktu; sadece kardeşini özleyen yaşlı bir kadın vardı. Ama Zeynep'in aklına bir şey takılmıştı. "Müzeyyen Hanım, peki Elif Hanım'ın şu anki adresini biliyor musunuz?"
Müzeyyen başını salladı. "Biliyorum. Ankara'da yaşıyor. Ama ben telefon kullanmasını beceremem, mektup yazdım yıllarca, cevap gelmedi. Belki adresi değişmiştir."
Defne'nin gözleri parladı. O tanıdık merak kıvılcımı bu kez bambaşka bir şeye dönüşmüştü: yardım etme isteğine.
![]()
Ertesi sabah Defne, Ege ve Zeynep kasaba kütüphanesinde buluştu. Ege bilgisayarın başına geçti; Zeynep eski telefon rehberlerini karıştırdı. Defne ise kasabadaki yaşlılarla konuşarak Elif hakkında bilgi topladı. Öğleden sonra olduğunda, birkaç ipucunu birleştirmeyi başarmışlardı.
Kütüphaneci Serap Hanım, Elif'in kızının bir yıl önce kasabaya uğradığını hatırlıyordu. Onun bıraktığı iletişim bilgisini kütüphanenin ziyaretçi defterinde buldular. Ege numarayı dikkatle not aldı.
O akşam, Müzeyyen Hanım'ın yanına döndüklerinde, ellerinde bir kâğıt parçası vardı. Yaşlı kadın numarayı görünce dudakları titredi. Defne, Zeynep'in telefonunu uzattı ve numarayı tuşladı.
Birkaç çalıştan sonra bir kadın sesi cevap verdi. "Alo?"
"Elif?" dedi Müzeyyen, sesi hem korkak hem umut doluydu.
Hattın diğer ucunda kısa bir sessizlik oldu. Sonra: "Ablacığım? Müzeyyen abla, sen misin?"
Odaya yayılan sevinç, vitraylı pencerelerden süzülen son gün ışığıyla birleşti. Müzeyyen ağlıyordu, ama bu kez mutluluktan. Elif, mektupların hiçbirini almadığını, adresinin yıllar önce değiştiğini, ablasını her gün düşündüğünü anlattı. İki kardeş o akşam saatlerce konuştu.
Defne, Ege ve Zeynep sessizce odadan çıktılar. Merdivenleri inerken Ege durdu ve arkadaşlarına döndü.
"Biliyor musunuz," dedi düşünceli bir sesle, "kasabadaki herkes bu köşkü perili sanıyordu. Ama aslında sadece birinin sesini duyan yokmuş."
Zeynep başını salladı. "Bazen insanlar yalnız kaldıklarında, sesleri ancak duvarların arasında yankılanır."
Defne köşkün kapısını arkasından kapatırken, binanın artık farklı göründüğünü fark etti. Sivri çatı gökyüzüne eskisi gibi karanlık değil, sanki rahatlamış bir şekilde yükseliyordu. Bahçedeki gıcırtı bile değişmiş, neredeyse neşeli bir melodiye dönüşmüştü.
Üç arkadaş, sonbahar yapraklarının arasında kasabaya doğru inerken arkalarına bir kez daha baktılar. Köşkün üst katındaki pencerede, Müzeyyen Hanım telefonu kulağında gülümsüyordu. Işık, vitraylı camlardan dışarıya sıcacık bir renk cümbüşü olarak taşıyordu.
Ve o akşamdan sonra, Burhaniye'de kimse Balcıoğlu Köşkü'ne bir daha "perili" demedi.
![]()
Bazen en karanlık köşelerde bile sıcacık bir hikaye saklanır; yeter ki merak etmeyi ve anlamaya çalışmayı bırakmayalım.
Copyright Uyarısı
Bu metin kocamanbisite.com için özel olarak yazılmıştır. Ticari maksat taşıyan tüm diğer dijital ortamlar ve basılı mecralarda kullanımı, kopyası, atıfı yasaktır. Eğitim maksatlı kullanım için her bir hikayeye yönelik izin alınması zorunludur.