Birinci Kalenderin Öyküsü

Klasik Çocuk Masalı

Birinci Kalenderin Öyküsü

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde. Cinler cirit oynarken eski hamam içinde. Az gittim uz gittim, dere tepe düz gittim. Bir serçe kanadını kırk katıra yüklettim. Serçe uçmuş, havalanmış, Kaf Dağı’ndan aşırmış. Uzun zaman önce insanlar masal diyarlarında yaşarmış. Bu diyarlardan Bağdat isimli şehirde yaşayan üç kalender arkadaş varmış. Üçünün de birbirinden değişik hikayeleri, duyanları şaşırtan sözleri, üçünün de kör olan gözleri varmış. Bu arkadaşlardan Birinci Kalender diye bilineni sizlere kendi hikayesini anlatmış. Görelim bakalım neler neler anlatmış…

Ben Birinci Kalender, size gözümü yitirmeme sebep olan, talihsiz hayat hikayemi anlatacağım. Bir zamanlar ben bir şahın oğlu idim. Babamın kendisi gibi şah olan bir kardeşi daha vardı. Benim dünyaya geldiğim gün amcamın da oğlu olmuş. Yıllar geçti, ben ve amca oğlum büyüyüp delikanlılık çağına girdik. İkimiz ayrı ülkelerde yaşasak da aynı gün doğduğum kuzenimle birbirimizi çok sever, sık sık ziyaret ederdik. Birkaç yılda bir kuzenimin yanına gider, onunla birkaç ay zaman geçirirdim. Yine bu ziyaretlerimden birini planlayıp yola koyuldum. Yanına vardığımda kuzenim bu kez beni her zamankinden daha eli açık, daha cömertçe karşıladı. En güzel yiyecekler, en nadir içecekler ile sofraları donattı. Beraberce oturduk, hem hasret giderdik hem karnımızı doyurduk. Kuzenimde daha önce hiç görmediğim, ne olduğunu bilmediğim bir hal vardı. Bu defa sanki bir derdi var da benimle paylaşmak ister, çekinir gibi duruyordu.  En sonunda amcamın oğlu bana "Ey amcamın oğlu! Kardeş gibi bir sevgi ile sevdiğim senden, önemli bir şey yapmanı istiyorum; dilerim ki, bunu reddetmeye ya da yapmayı kararlaştırdığım şeyden beni vazgeçirmeye kalkışmazsın!' dedi. Ona, "Kuşkusuz ve de tüm dostça ve cömertçe bir yürekle!" diye yanıt verdim. Bunun üzerine, tam güven sağlamak için, bana kutsal dinimiz üzerine yemin verdirerek bu en kutsal güvenceyi aldı. Sonra birden ayağa kalktı ve birkaç anlık bir ayrılmadan sonra, ardında, güzeller güzeli bir kadın ile geri döndü ve bana, "Bu kadının peşine düş ve sana göstereceğim yere kadar önümden git!" dedi ve iyice anlamamı sağlayacak biçimde açıklamalar yaparak bana bir yer belirledi. "Orada başka mezarlar arasında bir türbe bulacaksın: beni orada bekle!" dedi. Bunu reddedemezdim.

Zaten sağ elimi kaldırarak ettiğim yemin karşısında sözümden de dönemezdim. Kadının peşine düştüm, yola çıktım ve onunla türbenin kubbesinin altına ulaştım. Orada oturup kuzenimi beklemeye başladık. Biraz sonra onun, elinde dolu bir tasla bir torba alçı ve bir küçük baltayla içeri girdiğini gördük. Doğruca kubbe altındaki mezara yöneldi ve mezarın üzerindeki taşları birer birer kaldırdı, bir yana yığdı; sonra da elindeki baltayla mezarın topraklarını, küçük bir kaya büyüklüğünde demir bir kapak meydana çıkarıncaya kadar kazdı; kapağı açtı; altından aşağıya doğru inen kemerli bir merdiven görüldü. Bunun üzerine kadına doğru döndü ve işaret ederek ona, "Haydi bakalım! Seçimini yap!" dedi. Kadın merdivenden indi ve gözden kayboldu. Bunun üzerine yeğenim bana döndü ve "Amcamın oğlu! Bana sağladığın hizmeti tamamlamanı diliyorum senden. Ben de inip şuraya girince, kapağı yeniden kapatacak ve toprağı eskisi gibi üzerime yığacaksın! Böylece yüklendiğin hizmeti tamamlamış olacaksın. Torbada bulunan bu alçıyla tasta bulunan suya gelince; bunlan iyice karıştır; sonra da mezarın taşlanın önceki gibi iyice yan yana getirerek, birleşme yerlerini bu kanşımla eskisi gibi sıva! Bunu öylesine yap ki, kimse anlayıp, 'İşte alçısı yeni, ama taşları eski bir mezar demesin!' Çünkü ey amcamın oğlu! Bu, pekâlâ mümkündür. Çünkü ben bir yıldır burada çalıştım ve bunu Tanrımdan başkası bilmiyordu. Senden dileğim budur" dedi. Sonra da ekledi: "Ey amcamın oğlu, Tanrı beni, senden ayrılmanın hüznüyle kahretsin inşallah!" dedi. Sonra da merdivenden inip mezara gömüldü. Gözlerimden hayali silinince ayağa kalktım, benden yapmasını istediklerim yaptım, öylesine ki, mezar eskisi gibi oldu. Sonra amcamın sarayına döndüm. Ama amcam bir sefere gitmiş idi; ben de yatmaya gittim. Ertesi gün sabah olunca, bir gece önce olup bitenleri düşünmeye başladım; özellikle kendim ile amcamın oğlu arasında geçenleri., Yaptığım işten dolayı pişmanlık duydum. Ama pişmanlık bir şeye yaramıyor. Bu yüzden mezarlığa döndüm ve söz konusu mezarı aramaya başladım; ama bir türlü bulamadım. Akşama kadar araştırmamı sürdürdüm, bir sonuç alamadım. Bunun üzerine saraya döndüm. Ne bir şey içebildim; ne bir şey yiyebildim; tüm düşüncem kuzenime ne olup bittiğindeydi. Bu yüzden sonsuz bir kedere düştüm ve sabahlara kadar üzüntüyle kahroldum. Amca oğlumun yaptıklarım düşünerek ertesi sabah yeniden mezarlığa gittim; onu dinlemekle ne denli hata ettiğime pişman. Bütün mezarlar arasında onu yeniden aradım. Bu araştırmalarımı yedi gün sürdürdüm, bir türlü mezarın gerçek yolunu bulamadım.

Bunun üzerine kaygılarım ve kötü yorumlarım o dereceyi buldu ki, çıldırıyorum sandım. Üzüntümden kahroldum ve artık babamın ülkesine dönmekten başka çarem kalmadığı için dönüş yolculuğumu planladım. Babamın ülkesinin kapısına vardığım anda, bir grup adam ortaya çıktı; üzerime atılıp kollarımı bağladılar. Bu olanlara çok şaşırdım çünkü ben ülkenin şahının oğluydum, bunlarsa babamın hizmetçileri ve benim genç kölelerimdi. Birdenbire çok korktum ve kendi kendime, "Kim bilir babamın başına neler geldi!" dedim. Bunun üzerine kollarımı bağlayanlara bu konuda sorular sordum ve hiçbir yanıt alamadım. Ancak bir süre sonra benim genç kölelerimden olan birisi, bana, "Zamanın koşulları, baban için kötüye dönüştü. Askerler ona ihanet etti, onu öldürdüler. Bize gelince, seni ele geçirmek için pusuda beklemekteydik" dedi. Bunun üzerine, beni alıp götürdüler. İşittiğim haberler beni ölesiye üzmüş, babamın ölümü beni ölesiye acıya boğmuştu. Beni, babamı öldürtmüş olan vezirin huzuruna götürdüler. Bu vezir ile benim aramda eski bir düşmanlık vardı. Bu düşmanlığın nedeni, benim yay kullanma merakımdı. Günlerden bir gün öyle bir rastlantı oldu ki, babamın terasındayken, kendi kendime okla hedef vurmaya çalışıyordum. O sırada vezir de orada bulunuyordu. Okumla hedefi vurmak istiyordum ama ok hedef ıskaladı ve vezirin gözüne değdi. Allah'ın takdiri ve benim dikkatsizliğim ile gözünün içine gömüldü.

Kollarım bağlı, huzuruna çıkarıldığımda, vezir derhal boynumun vurulmasını emretti. Bunun üzerine kendisine dedim ki, "Hiçbir suçum olmadığı halde beni öldürecek misin?" Bana, gözünü göstererek "Bundan daha önemli bir suç olabilir mi?" diye sordu. Kendisine, "Bunu dikkatsizlikten yaptım" dedim. Bana, "Sen bunu dikkatsizlikle yapmışsan, ben de bilerek yapıyorum" dedi; sonra da haykırdı: "Onu bana teslim edin!" diye... Beni ellerine teslim ettiler. Bunun üzerine elini uzattı, parmağını sol gözüme soktu ve kör etti. İşte o zamandan beri, hepinizin gördüğü gibi, körüm. Bundan sonra vezir beni bağlattı ve bir sandığa koydurttu. Sonra da cellada, "Bunu sana emanet ediyorum. Kılıcım kınına sok ve onu buradan al götür; kentin dışına çıkar ve orada öldür; bedenini orada bırak, vahşi hayvanlar yiyip bitirsin!" Bunun üzerine cellat beni alıp götürdü; şehrin dışına çıkıncaya kadar yürüdük. Orada beni sandıktan çıkardı, kollarım bağlı, ayaklarım zincirli idi. Öldürmeden önce sağlam olan sağ gözümü bağlamak istedi. O zaman ona dönüp babamın emrinde iken onlara nasıl davranıldığını, babamın ne kadar iyi bir şah olduğunu hatırlattım.

Cellat benim yüzüme bakınca bir zamanlar babamın yardımcısı olduğunu ve ona yapılan iyilikleri hatırladı ve bana: "Ben seni nasıl öldürürüm? Haydi kaç! Hayatını kurtarıyorum. Ama bu ülkeye bir daha gelme, yoksa mahvolursun ve beni de seninle birlikte mahvedersin!" dedi. Ben de kurtuluşu uzaklara kaçıp gitmekte buldum. Oradan uzaklaşırken, ölümden kurtulduğumu düşünerek gözümü yitirmenin acıyışını da unuttum. Gezimi sürdürerek amcamın ülkesine ulaştım. Onun huzuruna çıktım ve ona, babam ile başıma gelenleri ve gözümü nasıl yitirdiğimi anlattım. Bunu duyunca gözyaşlarına boğuldu ve haykırarak "Ey kardeşimin oğlu! Sen gelip dertlerime dert kattın. Ben de sana zavallı amcanın oğlunun günlerden beri ortalıktan yittiğini, başına ne geldiğini bilmediğimi ve hiç kimsenin de onun nerede olduğunu bana söyleyemediğini bildirmeliyim!" dedi. Yanı sıra öylesine ağlamaya başladı ki, sonunda dayanamayıp bayıldı. Kendine geldiğinde bana "Çocuğum, amcanın oğlu için ne denli üzüldüğünü gördün. Sen de gelip, babanın ve kendinin başına gelenleri anlatarak beni kahrettin! Ama, senin yaşamım yitirmektense gözünü yitirmiş olmayı yeğ tutmam dilerim!" dedi. Bu sözleri üzerine, amcamın oğlunun başına gelenleri ondan saklayamadım. Ona tüm gerçeği açıkladım. Sözlerimi duyunca amcam sonsuz bir sevince kapıldı; gerçekten oğlu için verdiğim bilgi onu çok sevindirmişti: "Bana bu mezarı çabuk göster!" dedi. Ben de,  "Vallahi amca yerini bilemiyorum. Orayı bulmak için çok mezarlığa gittim, bir türlü yerini bulamadım" dedim. Bunun üzerine beraberce mezarlığa gittik. Amcamın adamları ile hep beraber mezarlığın altını üstüne getirdik. En sonunda aradığımız yeri bulduk. Kapağı kaldırdık ve amcamla ikimiz, kuzenimle genç kadının inip gözden kaybolduğu merdivenlerden aşağıya indik. Bir de ne görelim, burada bir yer altı sarayı vardı! Ancak ne amcamın oğlundan ne de beraberce geldiği kızdan eser yoktu! En sonunda odalardan birine girdik. Bir de ne görelim, amcamın oğlu taş kesilmiş ve kömüre dönüşmüş gibi kapkara olmuş oracıkta duruyordu! Bu halini görünce amcam çok büyük bir öfkeye kapıldı. Nedenini anlamadığım halde üzülmüşe değil de öfkelenmişe benziyor idi. Ayağındaki ayakkabıyı çıkarıp ökçesiyle kömür haldeki oğluna vurup “Yazıklar olsun sana!” dedi. Ben ise bu olaylar karşısında şoka uğradım.  Orada kömür kesilmiş yatan bir ölüye karşı yapılan bu hareketi şaşkınlıkla karşıladım. Ve amcamın oğlu adına çok üzüldüm; özellikle onu böyle kara kömüre dönmüş görünce... Amcama bunu söylediğimde bana anlattıkları kafamı daha da karıştırdı ve beni üzdü. Meğer kuzenimin buraya beraber geldiği kadın bir büyücü imiş. Aslında cadı gibi bir yüzü ve çok kötü bir karakteri varmış. Amcamın düşmanı olan bu büyücü oğluna zarar vereceğine yemin etmiş. Amcam ise oğlunu çocukluğundan beri bu konuda yetiştirmiş. Ona her şeyi anlatmış. Oğlu bir gün saraya ormanda karşılaştığı bir genç kadınla çıkagelmiş. Amcam bu genç kadının aslında o yaşlı büyücü olduğunu kısa sürede fark etmiş. Oğluna da anlatmış ve de büyücünün maskesini düşürüp kim olduğunu, aslında nasıl biri olduğunu, hatta annesinin ölümünden bile sorumlu olduğunu ona göstermiş. Kuzenim bunların üstüne canavarı terk etmiş. Meğer aslında vazgeçememiş! Yıllardır amcamı kandırıp bu sarayı inşa etmekte imiş. Kötüler kötüsü büyücü ile burada yaşamak için tek başına çalışıp didinmiş. Hem de annesini öldürdüğünü bildiği halde.

Bütün bu olanları duyunca ne düşüneceğimi bilemedim. Amcam kahrından aklını kaybetmiş, amcamın oğlu kömüre dönüşmüş, babam ölmüş, ben de gözümü kaybetmiştim. Oradan ayrılıp üstümdeki felaketleri atmak üzere kendimi Allah yoluna adadım. Sakalımı kestim ve kalender oldum. Bağdat şehrine kadar yürüdüm durdum. En sonunda burada kendim gibi iki kalenderle karşılaşıp onlara arkadaş oldum. İşte bu benim her duyana ibret olan hikayemdir.

Çocuğuna bir masal oku, Onun hayatına dokun...

Uykuya dalarken ailelerinden masal dinleyen çocuklar, aileleri ile daha mutlu ilişkiler kurabiliyor.

Öğretici çocuk masalları sayesinde, çocuklarınızı aile, sevgi, sorumluluk, disiplin, yardımlaşma, hoşgörü ve benzeri pek çok konuda kolayca bilinçlendirebilir ve en önemlisi de onlara masa okuyarak, çocuklarınızla kuvvetli sevgi bağları geliştirebilirsiniz. Araştırmalara göre, ailelerinden masal dinlemiş çocuklar, ebeveynleri ile daha mutlu ilişkiler kurabiliyor.