Üçüncü Kalenderin Öyküsü

Klasik Çocuk Masalı

Üçüncü Kalenderin Öyküsü

Bir varmış, bir yokmuş… Zamanın birinde üç kalender arkadaş Bağdat şehrinde birbirini bulmuş. Bunlardan her birinin bir hikayesi varmış. Hikayeleri duyanlara ibret verir, öğrenene ders olurmuş. Bu hikaye de içlerinde Üçüncü Kalender diye bilinenin hikayesi imiş. Üçüncü Kalender sizlere başından geçenleri bir bir anlatmış. Kulak verelim bakalım neler neler anlatmış…

Ben Üçüncü Kalender. Sizlere kör olan gözümün hikayesini anlatacağım ama şunu bilmenizi isterim ki benim hikayem diğer iki arkadaşımın hikayesi kadar şaşırtıcı değildir. Onlarınkinden çok çok daha şaşırtıcıdır. Çünkü bu arkadaşlarımın başına gelen dertler bahtsızlıktan gelmiştir ama benim derdimin tüm sorumlusu yalnızca benim akılsız başımdır. Kendi kuyumu kendim kazdım desem yeridir. Ben de onlar gibi bir şah oğlu şah idim. Şah babam bu dünyadan göçmüştü ve yerine ben geçmiştim. Adaletli yönetimim ile halkıma hizmet ettim. Ancak deniz yolculuğuna karşı büyük bir tutkum var idi. On gemi hazırlattım ve ülkeme ait adaları ziyaret etmek üzere emrimdeki adamlardan bir kısmını toplayıp denize açıldım. Deniz yolculuğumuzun yirminci gününde büyük bir fırtına çıktı ve bizi sürükledi. En sonunda gemiyi demirleyebileceğimiz bir ada bulup karaya ayak bastık. Yedik, içtik, dinlendik ve yola yeniden koyulduk. Yirmi gün sonra fark ettik ki bilmediğimiz sulara savrulmuşuz. Kaptan, denizde gördüğü bir şey üzerine ağlamaya, sızlanmaya başladı ve bizlere dönüp felaketimizi bildirdiğini, yakında mahvolacağımızı söyledi. Meğer Mıknatıs Dağ denilen kayalardan oluşan bir adaya yaklaşmakta imişiz, sular bizi oraya çekmekte imiş ve buraya giren bir can bile sağ kurtulamazmış. Çünkü gemimiz buraya varıp paramparça olacakmış! Mıknatıs dağ, gemilerdeki tüm metal parçaları söker, gemileri parçalarmış. Adanın tepesinde bakırdan yapılmış bir kubbe, bu kubbenin üstünde de bakırdan bir ata binmiş bir süvari varmış. Bu süvarinin elinde bakır bir mızrak ve göğsünde de üzerinde baştanbaşa hiç bilinmeyen ve tılsımlı isimler yazılı kurşundan bir levha bulunmaktaymış. Böylece,bu süvari bu atın üstünde bulundukça, alt taraftan geçen gemiler parçalanacak ve tüm yolcular sonsuza dek kaybolacaklar; gemilerin tüm demirleri de dağa yapışık olarak kalacakmış. Bu süvari bu atın üzerinden aşağı atılmadıkça, hiçbir kurtuluş olanağı yok imiş.Sonra, on gemimizin hepsi dağın kenarına yaklaşınca, ansızın gemilerin binlerce çivisi sökülerek uçuşmaya başladı ve gidip dağa yapıştı; gemilerimiz yarıldı ve biz hepimiz suya düştük. Kimimiz kurtulduk, kimimiz boğuldu. Gemiden sökülen tahtalardan birine sarıldım ve dalgalarla rüzgâr beni bu Mıknatıs Dağ’ın eteğinde kıyıya attı.

Orada dağın tepesine çıkan bir yol gördüm; kıyılar oyularak merdiven şekline sokulmak suretiyle oluşturulmuştu bu yol... Elimden geldiğince, kayalıklara ve oyuğa yaklaştım, Allah'ın emriyle rüzgâr da artık yatıştığından bu dağa çıkmayı başardım. Kurtuluşumdan dolayı çok seviniyordum; artık kubbenin olduğu yere ulaşmaktan başka yapacak iş yoktu; sonunda ulaştım. Tam o sırada, yorgunluk beni öylesine sardı ki, yere uzandım ve orada uyuyakaldım. Uyurken bana bir sesin, "Ey Şah Kaasip'in oğlu! Uykudan uyandığında, ayağının altındaki toprağı kaz, orada bakırdan bir yay ve üzerinde bir tılsım yazılı gümüş oklar bulacaksın. Bu yayı al, bununla kubbenin üzerinde duran süvariyi vur; böylece bu müthiş beladan kurtararak insanlara huzur sağlamış olacaksın! Süvariyi vurunca, denize düşecek, yay da elinden toprağa düşecek. O zaman yayı al ve düştüğü yerde toprağa göm! Bu sırada deniz kaynamaya ve senin bulunduğun tepeye ulaşıncaya kadar taşıp yükselmeye başlayacak. O sırada denizde bir kayık göreceksin, kayıkta bu bakırdan süvariye benzeyen bir başka adam olacak; ellerinde küreklerle sana gelecek. Sakın korkma! Onunla birlikte kayığa bin! Ama Tanrı'nın kutsal adını ağzına almamaya dikkat et! Hem de çok dikkat et! Bunu ne olursa olsun, sakın yapma! Bir kez kayığa binince, bu adam seni alıp on gün gezdirecek; bu sürenin sonunda Selamet Denizi'ne ulaşacaksın. Bu denize ulaşınca, orada seni kendi ülkene kadar götürecek birilerini bulursun. Ama, bütün bunlann bir tek koşulu yerine getirmene bağlı olarak gerçekleşeceğini unutma: Tanrı 'nın adını kesinlikle ağzına almayacaksın!

O anda, hanımım, uykumdan uyandım ve cesaretimi toplayarak sesin emrine uyup yay ve okları gömülü oldukları yerden çıkardım ve bunlarla süvariyi devirdim. Süvari denize, yay da ayak ucuma düştü; yayı hemen oracığa gömdüm. Bu sırada deniz kaynamaya ve kabarmaya başladı. Sonunda bulunduğum dağa kadar yükseldi. Birkaç saniye sonra, denizde, benim bulunduğum yana doğru yol alan bir kayık gördüm; ve Yüce Tanrı'ya şükürler ettim. Kayık yanıma iyice yaklaşınca, içinde bakırdan bir adam olduğunu, göğsüne takılı gümüş bir levhada da isimler ve tılsımlar yazılı bulunduğunu gördüm. Bunun üzerine, hiçbir sözcük telaffuz etmeden, kayığa bindim. Bakır adam beni, bir gün, iki gün, üç gün; sonra da on gün tamamlayıncaya kadar kayıkla gezdirdi. O zaman uzaktan adaların belirdiğini gördüm; kurtulmuştum. Neşenin doruğunda mutlu ve coş kulu; heyecan ve Tanrı'ya minnetle dolu olduğum bir sırada Allah'ın adını andım ve onu ululayarak, "Allahu ekber! Allahu ekber" diye haykırdım. Ama, daha bu kutsal sözler ağzımdan çıkar çıkmaz, bakır adam beni yakaladı ve kayıktan denize fırlattı, sonra uzaklaşıp gözden kayboldu. İyi yüzme bildiğimden bütün gün, gece oluncaya kadar yüzdüm; artık kollarımda derman kalmamıştı; kollarım bitkin, omuzlarım yorgun, kendimi tükenmiş hissettim. Ölümün yaklaştığını görerek iman tazeledim ve kendimi ölüme hazırladım. Fakat, tam o anda, dalgaların hepsinden daha güçlü bir dalga, uzaktan dev bir kale gibi yükselip geldi ve beni sürükleyip öylesine savurdu ki, kendimi daha önce gördüğüm adalardan birinin kıyısında buldum. Demek Tanrı böyle istemişti. Bunun üzerine kıyıya çıktım, giysilerimden sıkarak suyu çıkardım; kurusunlar diye kaya üzerine serdim; ve bütün gece uyudum. Uyanınca, kuruyan giysilerimi giydim; ne yana gideceğimi kestirmek üzere ayağa kalktım; ve önümde, uzanan verimli bir vadi gördüm; burada dönüp dolanırken, denizle kuşatılmış küçük bir adada olduğumu anladım. Kendi kendime, "Ne felaket! Bir dertten kurtulduğum her seferinde, daha beter bir derde düşüyorum!" dedim. Böyle üzgün üzgün düşünürken, bir kayığın yaklaşmakta olduğunu gördüm. Kayık kıyıya yaklaştı ve içinden on köle çıktı. Adanın ortasına kadar gelip burayı kazmaya başladılar. En sonunda bir kapak buldular. Kapağı kaldırıp oraya kayıktan; ekmek, un, bal, yağ, koyun etiyle dolu torbalar ve bir evde oturanın ihtiyaç duyacağı daha birçok şeyleri taşımaya başladılar. O sırada kayıktan köleler arasında çıkıp ilerleyen saygın bir ihtiyar gördüm; çok yaşlıydı ve zayıftı. Öylesine ki, artık ona insan bile denemezdi. Bu ihtiyar sevimli bir oğlan çocuğunun elinden tutuyordu. Beraberce kapının yanına kadar ilerlediler ve buradan aşağı indiler, gözümün görüş alanından çıktılar; ama birkaç dakika sonra çocuk hariç hepsi yeniden yukarı çıktılar. Kayığa döndüler ve binerek denizde uzaklaştılar.

Tamamıyla gözden kaybolduklarını görünce kapattıkları yere gidip yeniden kazdım. Altında kemerli bir merdiven gördüm; bu taş merdivenden indim. Orada geniş bir salon gördüm. Orada genç çocuk tek başına oturuyordu. Beni görünce, büyük bir korkuya kapıldı ama ben ona en uyumlu sesimle, "Barış seninle olsun!" deyince, bana, güven duyarak, "Barış seninle olsun! Tanrı seni korusun ve kutsasın!" diye yanıt verdi. Ona, "Efendim, Ben görünüşüm belli etmese de, bir şah oğluyum ve de bir şahım. Başıma türlü türlü dertler geldi. Seni burada hapis olmuş görünce dayanamadım kurtarmaya geldim” dedim. Çocuk ise bana, "Efendim, ben burada ölümden kaçınmak için bulunuyorum. Çok tanınmış büyük bir mücevhercinin oğluyum; babamın ünü tüm ülkelere yayılmıştır. Benim doğuşumla babam, gaipten haber veren üstatlardan, çocuklarının ana babalarından önce öleceğini öğrenmiş; ve büyük bir üzüntüye kapılmış. Büyücünün biri de ona 'Bu senin oğlun Kaasîp adlı bir şahın oğlu olan bir şah tarafından öldürülecek; Bu da Mıknatıslı Dağ'ın bakır şövalyesinin denize atılmasından kırk gün sonra olacak!' demiş. Mücevherci babam çok üzülmüş; bana özen göstermiş ve on beş yaşıma ulaşıncaya kadar büyük bir dikkatle büyütmüştü. Tam bu sırada, süvarinin denize atılmış bulunduğunu öğrenerek annem ile birlikte öylesine ağladı ve üzüldü ki vücudu zayıfladı, rengi değişti; yılların ve dertlerin yıprattığı yaşlı bir adam haline geldi. İşte bunun üzerine beni bu yeraltı mevkiine getirdi; zaten doğduğumdan beri adamlar tutarak, on beş yaşımda, bakır süvariyi devirdikten sonra beni öldürecek şahın arayışlarından kaçırmak için bu yeri hazırlatmıştı. Babamla ben eminiz ki Kaasip'in oğlu, bu bilinmeyen adada gelip beni bulamayacaktır. Bu mevkiide kalışımın nedeni de budur" dedi.

Bunu duyunca ona, "Çocuğum! kadiri mutlak olan Tanrı, küçücük bir çocuğun öldürülmesini istemez. Ben de burada seni savunmak üzere bulunuyorum ve tüm ömrümce burada kalacağım" dedim. O da bana, "Kırk günün sonunda babam yeniden gelerek beni buradan alacak; Bu süre geçtikten sonra artık tehlike kalmayacak" dedi. Ben de bu kırk gün boyunca onu korumaya ve babasına sağ salim emanet etmeye yemin ettim. Kırkıncı günün sonunda küçük çocuk benimle eğlenmek için, birdenbire ayağımı gıdıklamaya başladı; bu davranışından öyle huylandım ki, istemeden üzerine düştüm ve elimde bulunan bıçak yüreğine saplandı ve oracıkta ölüverdi. Ben de içim paramparça bir halde oracıkta kala kaldım. Babası ve adamları gelsin de cezamı versinler diye beklemekteydim. Birden kapı açıldı ve ihtiyarın çocuğa seslendiğini duydum. Çocuğunun sesini duyamayan ihtiyar en sonunda aşağı indi ve yavrusunu ölmüş halde görünce ağlamaya başladı. Beni yakaladılar ve en kötü cezaları vermek üzere ülkelerine götürmeye karar verdiler. İhtiyara çocuğu bilerek öldürmediğimi anlatsam da nafile. Benim için kırk katırdan da kırk satırdan da büyük bir ceza gerekliydi onun gözünde. Birden bire ilginç bir şey oldu. Yer yarıldı ve içinden Cerceris denilen bir yaratık çıktı. Korkunç yaratık eğer onunla bir anlaşma yaparsam, çocuğun canı büyü ile alındığı için geri getirebileceğini söyledi. Bunun üzerine hemen anlaşmayı kabul ettim ve yaratığın pençesine düştüm. Yaratık çocuğun üzerindeki büyüyü kaldırdı ve canını ona bağışladı. Beni ise göklere uçurdu ve sonra yerin dibine indirdi. Orada benden bir tane daha yapıp aynı ben gibi görünmesini sağladı. Bu bedenin içine de kendi öz oğlunu girdirerek ülkemi ve zenginliğimi ona verdi. Ardından da üzerime vazife olmayan şeyleri gizli gizli izlediğim ve günahsız bir küçük çocuğun neredeyse ölümüne sebep olduğum için tek gözümü kör etti. O günden sonra sakalımı kestim ve kendimi Allah yoluna adadım. Üzerimdeki şanssızlığı ve akılsız başımı bir daha kimseye zarar getirmemesi için herkesten uzak tuttum. Bağdat şehrine geldiğimde ise bu iki kalenderle karşılaştım. Onlarla arkadaş oldum. Eğer çocuk bana üzerindeki büyüyü ilk anlattığında ondan uzak dursaydım şimdi başıma bunlar gelmemiş olacaktı. İşte bu da benim her duyanı etkileyen, ders veren hikayemdir.

Çocuğuna bir masal oku, Onun hayatına dokun...

Uykuya dalarken ailelerinden masal dinleyen çocuklar, aileleri ile daha mutlu ilişkiler kurabiliyor.

Öğretici çocuk masalları sayesinde, çocuklarınızı aile, sevgi, sorumluluk, disiplin, yardımlaşma, hoşgörü ve benzeri pek çok konuda kolayca bilinçlendirebilir ve en önemlisi de onlara masa okuyarak, çocuklarınızla kuvvetli sevgi bağları geliştirebilirsiniz. Araştırmalara göre, ailelerinden masal dinlemiş çocuklar, ebeveynleri ile daha mutlu ilişkiler kurabiliyor.