Yedi Renk Masalları 4 - Yeşil Yol

Klasik Çocuk Masalı

Yedi Renk Masalları 4 - Yeşil Yol

DÖRDÜNCÜ GÜN DÖRDÜNCÜ RENK: YEŞİL YOL

İyilik En İyi Yetenektir...

Şehrazat’ın kardeşi Dünyazat, hem merakının heyecanı hem de Şah Şehriyar’ın merakıyla “Ablacığım, anlatacağın yeni masal için akşamı zor ettim. Öyle güzel anlatıyorsun ki insan hep gece olsun ve sözlerin hiç bitmesin istiyor.” demiş. Şehrazat da ömrüne bir gün daha eklemek istercesine “Şayet Şah’ımız da dilerse size öyle bir masal anlatacağım ki “Bu masallar şimdiye dek hangi kuyularda, mağaralarda ve hatta yerin kaç kat altında, kaç kat üstünde saklanmış ki böyle biz böylesini daha önce hiç duymamıştık, dahası yok mu?” diyeceksiniz.” demiş. Şah Şehriyar da hem merakına hem Şehrazat’a olan sevgisine yenik düştüğünden “Söyleyen dil senin, dinleyen kulak bizimdir. Bu gece de anlatman için canını yine bağışlıyorum. Anlat ey masal kadın!” demiş. Ve Şehrazat da başlamış anlatmaya.

Yeşil yolda başına geleceklerden habersiz başlamış Oğan güle oynaya yürümeye. Acaba demiş bu kez ne engeller çıkacak önüme? İçinde korkudan çok merak varmış sadece. Ama her zaman için temkinli davranması gerektiğini iyice öğrenmiş.

Etrafına şöyle bir bakınmış, her yer yemyeşil ve kocaman bir ormanmış. Ama ne kuşlar varmış ağaçların tepelerinde ne de sincaplar dolaşıyormuş dallarında gizlice. Şaşırmış Oğan. Bu işte var bir iş demiş, sonra kanat çırpıp ağaç tepelerine yükselmiş. Uçmak iyiymiş güzelmiş ama ağaçların dallarına çarpmamak için iyice yükselmesi gerekmiş. Kolları yorulmuş kanat gibi çırpa çırpa ve gittikçe uçamaz olmuş dallara çarpa çarpa. Nasılsa demiş bu yol güzel ve kolaya benziyor, iyisi mi yürümek; çünkü uçmak pek zor geliyor. Bu şekilde kâh uçmuş kâh yürümüş, yürüdüğü yolları sanki güller bürümüş. Derken inmiş birdenbire yere, o da nesi, saplanıp kalmış bataklıkta ayaktan dize. Ve kalakalmış ne yapacağını bilemez halde. Geri gitmiş olmamış, ileri gidecek olmuş; adım atamamış. Üstelik ne kadar çabaladıysa o kadar batmış. Bakmış ki böyle olmayacak başlamış “İmdat, kurtarın beni!” diye bağırmaya, etrafında ne ya da kim varsa hepsini yardıma çağırmaya. Ama ne sesini duyan olmuş ne de yardımına koşan. Zaten pek olmazmış kolay kolay bu bataklığı aşan. Tamam, demiş Oğan, yolun sonuna geldim. Son kez etrafına bakınmış. Arkasında koca koca ağaçlar, önünde sadece kocaman bir bataklık var. Zaten istesem de uçamazmışım bunca yolu diye geçirmiş içinden, sanki bu yol yeşil değil de bataklıkmış çamur renginden. Çırpınmaktan yorgun düşmüş iyice, acıkmış üstelik yorgun düşünce. Çaresizce bakınmış son kez etrafa; ama bir çare bulamadığı gibi ağır ağır devam etmiş batmaya. Anne ve babası gelmiş aklına. Üzülmüş Oğan onları göremeyeceğini düşünerek bir daha. Ne çocukken oynadığı oyunların bir faydası varmış şu an ona ne de öğrendiği ve yaptığı sihirbazlıkların ustaca. Yapacak bir şeyin olmadığını kabul edip bırakmış kendini çaresizce bataklığa. Oğan beline dek bataklığa gömülmüş, gözünden de inci gibi yaşlar dökülmüş. Derken adeta bataklığın hareket ettiğini hissetmiş.

Korkmuş iyice; ama çırpındıkça batacağını da biliyormuş daha dibe. O sırada uğultulu bir ses duymuş. O da nesi, resmen bataklık konuşuyormuş. Sanki yüz yıllık uykusundan uyanır gibi esnemiş bataklık ve “Kim var orada?” diye kükremiş adeta bir anlık. Oğan da “Ben varım!” diye bağırmış şaşkın ve korkulu; ama birazcık da heyecan dolu. “Ne arıyorsun üstümde?” diye sormuş bataklık. “Yoksa sen de şu gökkuşağının dibindeki hazineye ulaşmak isteyenlerden misin ufaklık?” Oğan cevap veriyormuş ama inanamıyormuş da bataklıkla konuştuğuna. Yine de her şeyi dürüstçe anlatmış bataklığa. Bataklık da ilk kez birisinin kendisiyle derdini paylaşmasından etkilenip o da başlamış anlatmaya. “Ben aslında üstünde otlar yeşeren, çiçekler yetişen çok güzel bir ovaydım. Derken birgün hazine arayan insanlardan biri üstümdeki ağaçları kesmeye, çiçekleri koparıp ezmeye başladı. O kadar çok ağaç kesti ki üzerimden, neredeyse çıplak kaldım. Kendisi de yorgunluktan uyuyakaldı. Günlerce uyudu. Uyandığındaysa ağaçları kestiği için yönleri bulamayıp kayboldu. Ağaçlar olmayınca ne bir yemiş buldu ne de karnını doyurdu. Ama ettiklerinin de cezasını buldu. Oysaki ağaçlar ona hem gölge yapıyor hem de çeşit çeşit meyveler veriyordu. O günden sonra ben sürekli ağlar olmuştum. O kadar çok ağlamıştım ki önce adeta göle dönmüştüm. Ama zamanla bataklığa dönüştüm. Ağaçlar bir tarafımda kaldı hayvanlar bir tarafımda. Ben de yalnız başıma ortada. Ne kuşlar uçup geçebiliyor kanatları yorulduğu için üstümden ne de ağaçlar yetişiyor benim yüzümden.  Senin gözyaşların düşene dek de uyuyordum ve adeta küsmüştüm hayata.” Oğan bataklığın haline o kadar çok üzülmüş ki “Keşke senin için yapabileceğim bir şeyler olsa.” demiş. Bataklık da “Keşke benim de senin için…” demiş. “Seni ben bile kurtaramam şu an kendimden. Çünkü kendime bile faydam yok benim ve bir şey gelmez elimden.” Oğan bataklığın daha önce ova oluşunu hayalinde canlandırmaya çalışmış. Rengarenk çiçekleri düşünmüş, yemyeşil ağaçları, mutlu ve huzurlu yaşayan hayvanları… içinden keşke elimden bir şey gelse ve onu eski haline getirebilsem diye geçirmiş. Derken annesi gelmiş aklına. Oğan ne zaman bir hata yapsa annesi ona “Sence bu hata neden kaynaklandı? Aslında ne yapman gerekirdi?” gibi sorular sorar, böylece hem Oğan’ı incitmez hem de ona her hatanın sebebini ve doğrusunu öğretirmiş. O halde Oğan da bataklığın oluşma nedenlerini iyice düşünürse bu sorunu da nasıl halledebileceğini kestirebilirmiş. Annesinin ona yaptığı leziz pilavlar gelmiş aklına. Pilav Oğan için o kadar hayret verici bir yemekmiş ki önce pirinçler kaybolurmuş suda sonra da sular pirincin içinde. Ve annesi ne zaman pilav yapsa büyük bir heyecan ve keyifle izlermiş tencereden süzülen buharları ve pirinçlerden daha çok olan suyun çekilişini.

O zaman bu bataklığı tencereye koyup altını mı yakacaktı ya da ejderha bulup alevler mi püskürttürecekti? Hayır, bu anısını boşuna hatırlamıştı. Çünkü uygulanabilirliği yoktu. Tam bu düşünceleri aklından atıp siliyordu ki bir anda annesinin pilav piştikten sonra kalan buharı çekmesi için yaptığı şey aklına gelmişti. Tabi ya, bunu nasıl da akıl edememişti? Annesi tencerenin üstüne bazen bir bez bazen de kâğıt havlu koyarak buharın yani suyun emilmesini sağlıyordu. O halde bu suyu kurutabilmenin bir yolu da suyu çektirmekti. Peki bunun için ne yapması gerekiyordu? Tıpkı kâğıt havlunun üzerindeki gibi fillere mi çektirecekti suyu? Hayır, bu da mümkün değildi. E o zaman nasıl olacaktı bu iş? Filler neredeydi? Kâğıt havluda. Kâğıt havlu neden yapılıyordu? Ağaçtan. O halde? Oğan’ın tepesinde adeta ampuller değil güneşler yanmıştı. Oğan, bataklığın tüm suyunu ağaçlara çektirebileceğini düşündü. Böylece hem tüm ağaçlar bu sudan faydalanacak hem de bataklık kurumuş olup yeniden ovaya dönüşebilecekti. Bu sayede de yeniden her yer yeşerecek, çiçeklenecek ve ağaçlanacaktı. “Buldum!” diye sevinçle bağırmış. Oğan. Bataklık korkudan bir an fokurdayarak “Ne buldun?” diye sormuş heyecanla. Oğan da hemen bulduğu fikri anlatmış bataklığa. “Ama bunu ağaçlara mutlaka haber vermemiz gerekli.” demiş. Bataklık da “Bunu ben haber verebilirim.” demiş büyük bir sevinçle. Ve çevresindeki tüm ağaçlara Oğan’ın fikrini anlatmış. Ağaçlar bunun bir işe yarayıp yaramayacağından emin olamasalar da tüm köklerini uzatarak bataklığın tüm sularını içmeye başlamışlar. Hatta birçoğunun su içmekten gövdesi şişmiş. Onlar içtikçe bataklık kurumuş, bataklık kurudukça Oğan kurtulmuş. Derken nihayet son damlasına kadar içmişler bataklığın suyunu. Bataklığın diğer tarafında kalan tüm hayvanlar uça, koşa, sürüne gelmişler yuvalarına. Ağaçlar ve çiçekler sevinçle sallanmış, meyvelerini ve tohumlarını savurmuşlar sağa sola. Bataklık tohum ve çekirdeklerle dolmuş ve şölen alanına dönmüş bir anda. Oğan’a en güzel meyveleri ve yemişleri sunmuşlar. Ayrıca istediği kadar da kalabileceğini söylemişler; ancak Oğan onlardan da izin isteyerek onu yolun sonuna dek götürmeleri için ricada bulunmuş. Üzülseler de sincaplar Oğan’ı ellerinden tutup ağaçların dallarından atlaya atlaya neşe içinde yolun sonuna dek götürüp bırakmışlar. Oğan yeni bir yolun daha sonuna ve yeni bir yolun daha başına gelmiş böylece. Ve artık onu yeni bir yol ve yepyeni maceralar bekliyormuş.

Gün doğmaya başlarken Şehrazat’a da bir fırsat daha doğmuş. Kalan ömründen yeni bir güne başlayabilmek için masalı bitirmesi gerektiğini çok iyi biliyor ve Şah Şehriyar ile Dünyazat’ı merakta bırakarak bir masalı ve geceyi daha sonlandırıyormuş. Dünyazat yine heyecanla “Ablacığım, peki bu masalın devamı nasıl?” diye sormuş. Şehrazat da “Şayet Şah’ımız bana bir gün daha verirse masalın devamını bu gece anlatırım.” demiş. Şah Şehriyar gecenin nasıl geçtiğinden bile habersiz dalmış Şehrazat’ın anlattıklarına. Şehrazat öyle bir yerde bırakmış ki yine anlattığı masalı, Şah Şehriyar hem meraklı hem mecbur “Seni bugün de bağışlıyorum ve vallahi sen bu masalı sonlandırmadıkça ben de senin hayatını sonlandırmayacağım.” diyerek söz vermiş. Bir masal daha biterken bir ömür daha devam ediyormuş Şehrazat için ve masalın devamını düşünürken ömrüne de devam etmiş yeniden. Yine Şah Şehriyar’ın kollarında, kurduğu masalların renkli yollarında yeniden dalmışlar uykuya.

Çocuğuna bir masal oku, Onun hayatına dokun...

Uykuya dalarken ailelerinden masal dinleyen çocuklar, aileleri ile daha mutlu ilişkiler kurabiliyor.

Öğretici çocuk masalları sayesinde, çocuklarınızı aile, sevgi, sorumluluk, disiplin, yardımlaşma, hoşgörü ve benzeri pek çok konuda kolayca bilinçlendirebilir ve en önemlisi de onlara masa okuyarak, çocuklarınızla kuvvetli sevgi bağları geliştirebilirsiniz. Araştırmalara göre, ailelerinden masal dinlemiş çocuklar, ebeveynleri ile daha mutlu ilişkiler kurabiliyor.