Yedi Renk Masalları 3 - Sarı Yol

Klasik Çocuk Masalı

Yedi Renk Masalları 3 - Sarı Yol

ÜÇÜNCÜ GÜN ÜÇÜNCÜ RENK: SARI YOL

İyilik En Etkili Savaştır...

Şehrazat’ın kardeşi Dünyazat, hem merakının heyecanı hem de Şah Şehriyar’ın merakıyla “Ablacığım, anlatacağın yeni masal için akşamı zor ettim. Öyle güzel anlatıyorsun ki insan hep gece olsun ve sözlerin hiç bitmesin istiyor.” demiş. Şehrazat da ömrüne bir gün daha eklemek istercesine “Şayet Şah’ımız da dilerse size öyle bir masal anlatacağım ki “Bu masallar şimdiye dek hangi kuyularda, mağaralarda ve hatta yerin kaç kat altında, kaç kat üstünde saklanmış ki böyle biz böylesini daha önce hiç duymamıştık, dahası yok mu?” diyeceksiniz.” demiş. Şah Şehriyar da hem merakına hem Şehrazat’a olan sevgisine yenik düştüğünden “Söyleyen dil senin, dinleyen kulak bizimdir. Bu gece de anlatman için canını yine bağışlıyorum. Anlat ey masal kadın!” demiş. Ve Şehrazat da başlamış anlatmaya.

Oğan, yeni bir gün ve maceraya yeni bir merak ve heyecanla uyanmış. Sarı renk ona hem güneşi hem de sonbaharı hatırlatırmış. Heybesini ve yemişlerini kontrol ettikten sonra duvarın dibinde gördüğü delikten geçerek hızla yola koyulmuş. Bu defa gördüğü ağaçlar neredeyse gökyüzüne uzanıyor ve bu kez Oğan kendini cüce gibi hissediyormuş. Çünkü bu yol devlerin ülkesinden geçiyormuş. Oğan bu yolu daha kolay aşacağına inanıyormuş. Zira devler onu gör(e)meden geçip gidebileceğini düşünüyormuş. Gelgelelim devler için ancak çakıl taşı sayılabilecek taşlar Oğan için adeta bir kayaymış. Bir müddet sonra Oğan yürümenin iyi bir fikir olmadığını düşünerek uçmaya karar vermiş. Başlamış kollarını kanat gibi çırpmaya. Oğan uçmuş uçmasına ama bu da devlerin Oğan’ı görmesine sebep olmuş.

Oğan uçtuğuna pişman olmuş ama olan olmuş bir kere. Oğan uçarak kaçmaya çalışmış ama devlerin üflemesi kasırga gibi çarpmış yüzüne ve savrulmuş Oğan bir köşeden bir köşeye. Derken devasa bir ağacın dallarına takılı kalmış. Bunu gören devler hemen o ağacın olduğu tarafa yönelmişler. Oğan korkudan bir yaprak gibi titriyormuş. Ne yapsam ne etsem diye düşünürken bir anda Bilgin Cüce’nin verdiği görünmezlik yemişleri gelmiş aklına. Ve Bilgin Cüce’nin yemişlerin görünmezlik etkisinin kısa sürdüğüyle ilgili sözlerini anımsamış hemen o anda. Aceleyle bir avuç yemişi yutuvermiş Oğan. Aklınca böylelikle süreyi uzatabileceğini düşünmüş Oğan. Devler, nereye kayboldu bu diyerek Oğan’ı arayadursun, Oğan tekrar kollarını kanat gibi çırpa çırpa başlamış uçmaya, uça uça kaçmaya.

Oğan devlere görünmüyormuş ama devleri görüyormuş rahatça. Onlara çarpmamak için bir sağa eğiliyormuş bir de sola. Devlerse onu arıyormuş kol kola. Derken yemişlerin etkisi geçmiş; ama Oğan bu durumu fark etmemiş. O, devlere dil çıkarıp uçadursun onu fark eden devin bir üflemesiyle kontrolünü kaybedip sönen bir balon misali düşmüş yola. Devlerin kendisine doğru geldiğini görünce de hemen saklanıvermiş bir ağacın arkasına. Devler onu bir görseler ezeceklermiş; sonra da yine eskisi gibi gökkuşağının üzerinde diyar diyar gezeceklermiş. Devler kocaman ve ürkütücüymüşler ve isteseler bir ağacı yerinden sökebilirmişler. Gelgelelim yapamadıkları bir şey varmış devlerin. O kadar büyüklermiş ki, neredeyse boyuncalarmış evlerin. Devler uzansa yetişebilirlermiş neredeyse göğe; ama asla eğilemezlermiş yere. O yüzden uçmadıkça, bir ağaca veya evin çatısına çıkmadıkça göremezlermiş Oğan’ı. Oğan için alçak yerler yüksek yerlerden çok daha güvenliymiş ama devler için çakıl taşı olan Oğan için sanki bir kaya.

Yerden gitse engellerden yetişemezmiş; gökten gitse devlerden gizlenemezmiş. Oğan kâh yürürken kâh ne yapsam ne etsem diye düşünürken yemişler gelmiş aklına yeniden. Elini hemen cebine atmış ama bir de ne görsün, yemişlerden bir avuç yediği için geriye sadece üç tane yemiş kalmış. Onları da şu an için kullanmak pek akıllıca gelmemiş. Bu yüzden Oğan yerden gitmeyi daha mantıklı bulmuş. Gelgelelim az gitmiş uz gitmiş dere tepe düz gitmiş; ama anca bir arpa boyu yol alabilmiş. Tam biraz dinlenmeye karar vermiş ki kocaman bir farenin hızla üzerine geldiğini görmüş. Aslında fare normalmiş ama devler ülkesine göre küçükmüş. Yoksa Oğan kadar varmış fare. Oğan öyle çok korkmuş ki fareden tam ağzına bir yemiş atıp görünmez olmayı düşünüyormuş ki fare onu inceledikten sonra hemen kafasını çevirmiş. Oğan şaşkın bir şekilde bakakalmış. Acaba neden bana saldırmadı veya beni yemeye kalkışmadı diye geçirmiş içinden. Tam soracak olmuş; ama bir anda farenin tekrar kendisine döndüğünü görünce “Beni yiyecek misin?” diye sormuş korku ve heyecanla. Fareyse basmış kahkahayı. “Kurabiye kırıntısını sana tercih ederim.” demiş sonra. Oğan’ın şaşkın bakışlarını gören fare “Devler Kraliçesi küpesini düşürmüş. Devler küpeyi ya biri çaldı ya ağaçların dallarına takıldı ya da yere düştü diye düşünüyor ve her yerde onu arıyorlar. Gelgelelim bakamadıkları tek yer yerler. Çünkü devler eğilemiyorlar. Küpeyi bulana da ne dilerse vereceklerini söylüyorlar. Ama küpeyi ne devler bulabiliyor ne de fareler.

Neyse, bana şimdilik müsaade. O küpeyi ben bulmalıyım herkesten önce.” demiş. Oğan “Peki sana bir şey sorabilir miyim?” demiş fareye. Fare de “Tabii ki sorabilirsin.” demiş. “Bu yolun tam ortasına nereden ve nasıl gidebilirim?” diye sormuş Oğan. Fare de Oğan’a “İstersen atla sırtıma, ben seni götüreyim.” demiş. Oğan da memnuniyetle kabul etmiş bu teklifi. Sonra da atlamış farenin sırtına. Fare öyle aralardan geçip gidiyormuş ki Oğan yürümeye kalksa akşama dek varamazmış yolun ortasına. Derken durmuş fare bir anda ve geldik demiş Oğan’a.

Oğan fareye teşekkür ettikten sonra “Bu iyiliğini asla karşılıksız bırakmayacağım.” demiş. Demiş demesine ama fare gülümseyip geçmiş bu sözler karşısında. Oğan, cebindeki son yemişleri birer birer yutarak yükselmiş yükselebildiği kadar yukarılara. Derken bir sağına bakmış bir de soluna. Radar gibi tarıyormuş etrafı adeta. Sonra sevinçle bir çığlık atmış. Aynı anda da görünür olmuş. Bunu fark eden devler avuçlarını kocaman açıp Oğan’ı yakalamışlar. Ve doğruca Dev Kraliçe’ye götürmüşler. Herkes meraklı gözlerle bakıyormuş Oğan’a. Dev Kraliçe gök gürültüsünü andıran sesiyle “Sen de kimsin böyle, burada ne işin var?” diye sormuş. “Ben Oğan.” demiş Oğan demesine ama Dev Kraliçe duymamış bile. Bu defa bağırarak söylemiş Oğan adını. “Beni kulağınıza yaklaştırırsanız daha rahat duyabilirsiniz.

Üstelik size güzel de bir haberim var.” diye de eklemiş. Dev Kraliçe merak etmiş ne diyeceğini ve yaklaştırmış kulağına şayet haberi güzel bulmazsa söyleyerek Oğan’ı yiyeceğini. Oğan biraz korkmuş ama biliyormuş Dev Kraliçe’nin haberi duyunca sevineceğini. Gözleri bir an Dev Kraliçe’nin kulak deliğine takılmış. Neredeyse Oğan bile geçebilirmiş o delikten. Kafasını sallayıp hemen toparlamış kendini ve “Sanırım küpenizi kaybetmişsiniz.” demiş Dev Kraliçe’ye. Dev kraliçe bir an hiddetlenmiş. “Peki, sen nereden biliyorsun küpemi kaybettiğimi? Yoksa sen mi çaldın küpemi?” diye sormuş.

Oğan da “Olur mu kraliçem, ben sizin küpenizi nasıl taşıyabilirim ki? Küpenizin kaybolduğunu onu arayan bir fareden öğrendim.” demiş. “Peki, nerede küpem, yerini biliyor musun?” diye sormuş Dev Kraliçe. Oğan “Küpenizin yerini biliyorum; ama küpenizin kaybolduğunu fare söylemeseydi bilemez ve dolayısıyla küpenizi de bulamazdım. O yüzden küpenizi asıl bulan o faredir ve öncelikle bulana verilecek ödül onun hakkıdır. Onun dışında size küpenizin yerini tek bir şartla söylerim.” demiş. Dev Kraliçe “Şart mı? Neymiş şartın?” diye sormuş. Oğan da küpeyi bulduktan sonra onu yeşil yola kadar götürmelerini istemiş. Dev Kraliçe bu teklifi kabul etmiş ve küpesini bulup getirebilmesi için Oğan’ın yanına iki muhafız dev vererek onunla gidip küpeyi bulup getirmelerini söylemiş.

Oğan iki dev muhafızla küpeyi gördüğü yere giderek onlara bir ip uzatmalarını ve kendisinin de ipin ucunu küpeye bağlayacağını söylemiş. Kısa sürede küpeyi bulup Dev Kraliçe’ye getirmişler. Kraliçe küpesini takınca tüm ülkede şenlik ilan edilmiş. Dev Kraliçe de verdiği sözleri tutmuş. Fareye sarayında özel bir oda tahsis edip ne dilerse yapılmasını emretmiş. Hatta Oğan’a da isterse ülkesinde kalabileceğini söylemiş. Ancak Oğan durumunu anlatıp bir geceden fazla kalamayacağını belirterek Dev Kraliçe’den izin istemiş. Dev Kraliçe de ona ne zaman isterse gidebileceğini söyledikten sonra Oğan’ı bir güzel doyurmuş ve sarayında misafir etmiş. Sabah olunca da onu yeşil yola kadar götürmeleri için iki dev muhafız görevlendirmiş. Oğan, nihayet bir yolun sonuna ve yeni bir yolun başına daha gelmiş. Ve artık yeni bir günde ve yepyeni bir yolda Oğan’ı bambaşka maceralar bekliyormuş.

Gün doğmaya başlarken Şehrazat’a da bir fırsat daha doğmuş. Kalan ömründen yeni bir güne başlayabilmek için masalı bitirmesi gerektiğini çok iyi biliyor ve Şah Şehriyar ile Dünyazat’ı merakta bırakarak bir masalı ve geceyi daha sonlandırıyormuş. Dünyazat yine heyecanla “Ablacığım, peki bu masalın devamı nasıl?” diye sormuş. Şehrazat da “Şayet Şah’ımız bana bir gün daha verirse masalın devamını bu gece anlatırım.” demiş. Şah Şehriyar gecenin nasıl geçtiğinden bile habersiz dalmış Şehrazat’ın anlattıklarına. Şehrazat öyle bir yerde bırakmış ki yine anlattığı masalı, Şah Şehriyar hem meraklı hem mecbur “Seni bugün de bağışlıyorum ve vallahi sen bu masalı sonlandırmadıkça ben de senin hayatını sonlandırmayacağım.” diyerek söz vermiş. Bir masal daha biterken bir ömür daha devam ediyormuş Şehrazat için ve masalın devamını düşünürken ömrüne de devam etmiş yeniden. Yine Şah Şehriyar’ın kollarında, kurduğu masalların renkli yollarında yeniden dalmışlar uykuya.

Çocuğuna bir masal oku, Onun hayatına dokun...

Uykuya dalarken ailelerinden masal dinleyen çocuklar, aileleri ile daha mutlu ilişkiler kurabiliyor.

Öğretici çocuk masalları sayesinde, çocuklarınızı aile, sevgi, sorumluluk, disiplin, yardımlaşma, hoşgörü ve benzeri pek çok konuda kolayca bilinçlendirebilir ve en önemlisi de onlara masa okuyarak, çocuklarınızla kuvvetli sevgi bağları geliştirebilirsiniz. Araştırmalara göre, ailelerinden masal dinlemiş çocuklar, ebeveynleri ile daha mutlu ilişkiler kurabiliyor.