Yedi Renk Masalları 2 - Turuncu Yol

Klasik Çocuk Masalı

Yedi Renk Masalları 2 - Turuncu Yol

İKİNCİ GÜN İKİNCİ RENK: TURUNCU YOL

Akıl En Büyük Güçtür; Ama Hayallerini Aklınla Sınırlama...

Şehrazat’ın kardeşi Dünyazat, hem merakının heyecanı hem de Şah Şehriyar’ın merakıyla “Ablacığım, anlatacağın yeni masal için akşamı zor ettim. Öyle güzel anlatıyorsun ki insan hep gece olsun ve sözlerin hiç bitmesin istiyor.” demiş. Şehrazat da ömrüne bir gün daha eklemek istercesine “Şayet Şah’ımız da dilerse size öyle bir masal anlatacağım ki “Bu masallar şimdiye dek hangi kuyularda, mağaralarda ve hatta yerin kaç kat altında, kaç kat üstünde saklanmış ki böyle biz böylesini daha önce hiç duymamıştık, dahası yok mu?” diyeceksiniz.” demiş. Şah Şehriyar da hem merakına hem Şehrazat’a olan sevgisine yenik düştüğünden “Söyleyen dil senin, dinleyen kulak bizimdir. Bu gece de anlatman için canını yine bağışlıyorum. Anlat ey masal kadın!” demiş. Ve Şehrazat da başlamış anlatmaya.

Oğan kapının yerini bulmak için bir sağa bir sola koştururken “Hey, kapının yerini mi arıyorsun?” diye bir ses işitmiş yukarıdan. Önce gözlerine inanamamış Oğan. Çünkü ona bu soruyu soran bir korkulukmuş. Önce bir afallamış, derken bir anda toparlamış. “Evet.” demiş korkuluğa. “Anahtar var; ama açacak kilit yok.” Korkuluk da ona “Bin bir şeyi bilip cevaplayabilirsin; ama o cevabın sorusu sorulursa.” demiş. Oğan korkuluğun ne demek istediğini anlamamış. Ve devam etmiş korkuluk. “Sen anahtar bulunca kapı aramaya başladın; hâlbuki girişte kapı falan yok. O anahtar başka bir kapının anahtarı.” demiş. “Peki, ben nasıl geçeceğim oraya?” diye sormuş Oğan şaşkınca. “Hiç uçmayı denedin mi?” diye sormuş korkuluk. “Ama insanlar uçamaz ki.” demiş Oğan yüzündeki o şaşkın ifadeyle. “Nereden biliyorsun? Hiç uçmayı denedin mi ki?” Oğan duyduğu bu soru karşısında şaşırmış ve aslında gerçekten de bunu hiç denememiş olduğunu fark etmiş. Ve korkuluk Oğan’a hayatına yön verecek o cümleyi söylemiş: “NASIL OLUR DİYE DÜŞÜNME, NEDEN OLMASIN DİYE DÜŞÜN!”

Oğan tüm gücüyle bu cümleye odaklanmış ve gözlerini kapatarak kollarını tıpkı kanat gibi çırpmaya başlamış. Ayaklarının yerden kesildiğini hissediyormuş ama emin de olamadığından gözlerini açamıyormuş. Korkuluğun kendisine “Aç gözlerini.” diye fısıldadığını duyup gözlerini açınca bir de ne görsün, resmen uçuyormuş. Oğan ne zaman ki “Nasıl olur, gerçekten uçuyorum.” demiş, anında yere çakılmış. O, dizini ovuştururken korkuluk kahkahalar atıyormuş. “Ben sana demedim mi nasıl olur diye düşünme, neden olmasın diye düşün.” Oğan da başlamış kahkahalarla kendi haline gülmeye. Ondan sonra korkuluğa onun için yapabileceği bir şey olup olmadığını sormuş. Korkuluk da ona “Şu üstümdeki kara çulu alırsan sevinirim. Çünkü ben kuşların benden korkmasını değil, benimle arkadaş olmalarını istiyorum.” demiş.

Oğan hemen kara çulu almış korkuluğun üzerinden ve ona kendi, çiçek ve kuş resimleri olan yeleğini giydirmiş. Şapkasını da çıkarıp kafasındaki otları kuş yuvası haline getirmiş. “Artık tepende kuş cıvıltılarıyla uyanırsın.” diyerek gülümsemiş korkuluğa. Yuvanın kenarlarına da birkaç çiçek yerleştirmiş rengârenk. Korkuluk öyle mutlu olmuş ki Oğan’a yol boyu ne yapması gerektiğini ve en güvenli nereden gidebileceğini anlatmış. Ve vedalaşırken Oğan’a “Denemekten korkma, inanırsan yapamayacağın şey yoktur hayatta!” diye de sıkı sıkı tembihlemiş. Oğan, korkuluğa veda ettikten sonra önü sıra uzanan yola bakmış. İleride uzanan tarlaları görmüş. Bir müddet yürüdükten sonra yorulduğunu ve acıktığını hissetmiş. Yol kenarında gördüğü ağaçların meyveleri dikkatini çekmiş ama en büyük ağaç bile ancak Oğan’ın boyu kadarmış. Bir ağaç meyveyi yemiş neredeyse Oğan ve tam başka bir ağaca yöneliyormuş ki kendisine doğru koşmakta olan cüceleri fark etmiş.

O an ne yapacağını şaşıran Oğan ağaca çıkmayı düşünmüş ama zaten ağaç boyu kadarmış. O an korkuluğun sözlerini hatırlamış Oğan. “Denemekten korkma, inanırsan yapamayacağın şey yoktur hayatta!” Ve Oğan tam cüceler kendisine yaklaşmışken kollarını çırparak uçmaya başlamış. Cüceler bir an bu nasıl bir kuş diye düşünmüşler ama Oğan o kadar meyve yemiş ki tokluktan uçmaya takati kalmamış ve süzüle süzüle düşüvermiş tarlalardan birinin orta yerine. Bunu gören cüceler de koşar adım tarlaya yönelmişler.

Oğan çevresine bakındığında bir buğday tarlasına düşmüş olduğunu fark etmiş. O kadar paniklemiş ki Oğan, tekrar uçmak istese de kendini bir türlü toparlayamadığından havalanamamış. Başka bir çare düşünmek zorunda olduğunu fark etmiş. Ne yapsam nasıl yapsam diye düşünürken yine saklambaç oynadığı günler gelmiş aklına. Evet, öyle bir saklanmalıymış ki Oğan, kimse onu fark edememeliymiş. Peki, nereye ve nasıl derken korkuluğun üzerinden aldığı kara çul gelmiş aklına. Hemen onu geçirivermiş kollarına. Tarladan kopardığı buğdayları da kafasına yerleştirdikten sonra korkuluğun şapkasını takıvermiş. Cücelerin sesini duyar gibi olmuş ve hemen kollarını da tıpkı korkuluk gibi iki yana açarak başlamış beklemeye. Cüceler dibine kadar gelip “Etrafta kimse yok. Zaten şayet o bir kuştuysa burada korkuluk var ve bu tarlaya konamaz.” demişler.

Tam hepsi de ikna olmuş gidecekken Oğan burnuna gelen otlar yüzünden bir anda hapşırıvermiş. Cüceler önce korkudan yere kapaklanmış; ama çabuk toparlanmışlar ve Oğan’ı yakalayıp götürmüşler. Oğan biraz korku ve biraz heyecan içerisinde başına geleceklerden habersiz etrafına bakınmaya başlamış. Etrafında o kadar çok cüce varmış ki hepsi de ona bakıp duruyormuş. Cücelerden en yaşlı ve bilge olanı ona burada ne aradığını sormuş. Oğan’sa ailesinin durumundan, başlarına gelenlerden ve niyetinin sadece o hazineye ulaşmak olduğundan bahsetmiş.

Bilgin Cüce ona altının yenmeyen bir şey olduğunu söyleyince Oğan da bunu bildiğini ve zaten altın yemek için değil, yenilecek şeyleri alabilmek için lazım olduğunu ve niyetinin kesinlikle onlara zarar vermek olmadığını söylemiş. Bilgin Cüce “Sana neden inanıp güvenelim? Bizim iznimiz olmadan girişteki ağacımızın meyvelerini yemişsin ve kendini gizlemek için tarlamızdaki buğdayları koparmışsın. Peki, senin bize anlattığın o eşkıyalardan ne farkın var?” demiş. Oğan, Bilgin Cüce’ye çok haklı olduğunu, bunun için özür dilediğini ve kendini affettirmek için onlara tüm ağaçlardan meyvelerini toplayıp tarlalarını hasat edebileceğini ve üstelik tüm bunları birkaç saat içerisinde yapabileceğini söylemiş. Bilgin Cüce’yse topladıkları tüm mahsulü doldurdukları deponun anahtarını kaybettiklerini, zaten mahsulü de orta yerde durup çürümemesi için toplamadıklarını söylemiş.

Oğan hemen girişte bulduğu anahtarı hatırlamış. “Peki, aradığınız anahtar bu mu?” diyerek heyecanla Bilgin Cüce’ye uzatmış anahtarı. Bilgin Cüce gözlerine inanamamış ve ona bu anahtarı nerede, nasıl bulduğunu sormuş. Oğan, anahtarı girişte bulduğunu; ama açacak bir kapı bulamayınca yine de belki lazım olur diyerek yanına aldığını söylemiş. Tüm cüceler sevinçle zıplamaya başlamışlar. Oğan onlara depolarını hazırlamalarını; çünkü tüm mahsulü birazdan toplayıp getireceğini söylemiş ve gerçekten de dediği gibi birkaç saat içerisinde ağaçlarda ve tarlalarda ne varsa özenle toplayıp getirmiş. Bilgin Cüce Oğan’ a teşekkür etmek için ona en güzel ve lezzetli meyvelerden bir sepet hazırlamış ve ona birkaç da sihirli yemiş vererek bu yemişleri yediğinde görünmez olabileceğini; ancak bu durumun çok da uzun sürmeyeceğini söylemiş. Sonra da cücelere dönerek tüm mahsulü depolara yerleştirdikten sonra şenlik yapılacağını söylemiş. Tüm cüceler sevinçle öyle bir zıplamışlar ki neredeyse Oğan’ın boyunca yükselmişler.

Bilgin Cüce isterse Oğan’ın da şenliklere katılabileceğini söylemiş. Ancak Oğan fazla oyalanmadan gitmesi gerektiğini söyleyerek izin istemiş Bilgin Cüce’den. Bir de şenliğin girişteki korkuluğun yanında yapılmasını istemiş. Böylece korkuluğun çok mutlu olacağını düşünmüş. Turuncu yolun sonuna doğru büyük bir sevinç ve heyecanla kollarını kanat gibi çırpa çırpa giden Oğan kısa bir süre sonra turuncu yolun sonuna, sarı yolun başına varmış. Böylece ikinci gün ve ikinci renk sona ererken biraz kestirip üçüncü gün ve üçüncü yola hazırlanmış.

Gün doğmaya başlarken Şehrazat’a da bir fırsat daha doğmuş. Kalan ömründen yeni bir güne başlayabilmek için masalı bitirmesi gerektiğini çok iyi biliyor ve Şah Şehriyar ile Dünyazat’ı merakta bırakarak bir masalı ve geceyi daha sonlandırıyormuş. Dünyazat yine heyecanla “Ablacığım, peki bu masalın devamı nasıl?” diye sormuş. Şehrazat da “Şayet Şah’ımız bana bir gün daha verirse masalın devamını bu gece anlatırım.” demiş. Şah Şehriyar gecenin nasıl geçtiğinden bile habersiz dalmış Şehrazat’ın anlattıklarına. Şehrazat öyle bir yerde bırakmış ki yine anlattığı masalı, Şah Şehriyar hem meraklı hem mecbur “Seni bugün de bağışlıyorum ve vallahi sen bu masalı sonlandırmadıkça ben de senin hayatını sonlandırmayacağım.” diyerek söz vermiş. Bir masal daha biterken bir ömür daha devam ediyormuş Şehrazat için ve masalın devamını düşünürken ömrüne de devam etmiş yeniden. Yine Şah Şehriyar’ın kollarında, kurduğu masalların renkli yollarında yeniden dalmışlar uykuya.

Çocuğuna bir masal oku, Onun hayatına dokun...

Uykuya dalarken ailelerinden masal dinleyen çocuklar, aileleri ile daha mutlu ilişkiler kurabiliyor.

Öğretici çocuk masalları sayesinde, çocuklarınızı aile, sevgi, sorumluluk, disiplin, yardımlaşma, hoşgörü ve benzeri pek çok konuda kolayca bilinçlendirebilir ve en önemlisi de onlara masa okuyarak, çocuklarınızla kuvvetli sevgi bağları geliştirebilirsiniz. Araştırmalara göre, ailelerinden masal dinlemiş çocuklar, ebeveynleri ile daha mutlu ilişkiler kurabiliyor.