Tartının Sırrı

Halk Masalları

Yaş
12 Yaş Masalları
Okuma Süresi
13 dk
Kategori
Anadolu Masalları
Unsur
Adil Tartı
Yayınlanma Tarihi
8/31/2026
Yazar
Kocaman Bi' Masalcı
Vaktiyle, dağların eteğine sırtını yaslamış küçük bir köy varmış. Bu köyün tam ortasında, asırlık bir çınarın gölgesinde duran taş bir çeşme ve onun hemen yanında da kepenkleri her sabah erkenden açılan bir bakkal dükkânı bulunurmuş. Dükkânın sahibi, ak sakallı, gözleri hâlâ bir çocuğunki kadar parlak Vehbi Dede'ymiş. Vehbi Dede'nin dükkânındaki en kıymetli eşyaysa, tezgâhın üzerinde duran pirinçten yapılma, iki kefeli eski bir tartıymış.
Yapay zeka destekli masal oluşturucumuzu denedin mi?
Hemen Test Et
Vaktiyle, dağların eteğine sırtını yaslamış küçük bir köy varmış. Bu köyün tam ortasında, asırlık bir çınarın gölgesinde duran taş bir çeşme ve onun hemen yanında da kepenkleri her sabah erkenden açılan bir bakkal dükkânı bulunurmuş. Dükkânın sahibi, ak sakallı, gözleri hâlâ bir çocuğunki kadar parlak Vehbi Dede'ymiş. Vehbi Dede'nin dükkânındaki en kıymetli eşyaysa, tezgâhın üzerinde duran pirinçten yapılma, iki kefeli eski bir tartıymış. Bu tartıyı, kendisine dedesinden, dedesine de onun dedesinden kalma diye anlatırmış müşterilerine. Sabahları dükkânı açtığında, ilk işi yumuşak bir bezle tartının kefelerini silmek olurmuş. Pirinç parlayınca, içeri süzülen sabah ışığı kefelerin üzerinde minik altın halkalar oluşturur, dükkân bir anda kekik, tarçın ve taze ekmek kokularıyla dolarmış. Köyün çocukları, ellerinde annelerinin verdiği bakır kuruşlarla dükkâna geldiklerinde, Vehbi Dede onlara hep aynı şeyi söylermiş: 'Bu tartı, sadece un ile şekeri değil, insanın içini de tartarmış evlatlarım.' Çocuklar bu sözü duyunca birbirlerine bakıp gülüşür, ne demek istediğini bir türlü anlayamazlarmış. Ama Vehbi Dede gülümseyip sakalını sıvazlar, başka bir şey söylemezmiş. İşte o köyde, dükkânın iki sokak ötesinde, Mahir adında on bir yaşlarında bir oğlan yaşarmış. Mahir, zeki ve çevik bir çocukmuş; ne var ki son zamanlarda içine bir kıpır kıpırlık düşmüş, kendini hep başkalarıyla kıyaslar olmuş. Komşunun oğlu yeni bir yün yelek giydiğinde Mahir'in keyfi kaçar, arkadaşı pazardan iri bir nar aldığında onun narına burun kıvırırmış.
Bir gün annesi, eline küçük bir bez kese tutuşturmuş ve 'Mahir'ciğim, koş Vehbi Dede'den yarım okka bulgur al, akşama çorba yapacağım,' demiş. Mahir, isteksiz adımlarla yola koyulmuş. Yolda giderken, çeşmenin başında arkadaşı Yusuf'u görmüş. Yusuf'un elinde, güneşte ışıl ışıl parlayan tahtadan oyulmuş yepyeni bir topaç varmış. Mahir'in içi cız etmiş. 'Benim öyle bir topacım yok,' diye düşünmüş, 'oysa ben Yusuf'tan daha hızlı çeviririm onu.' Dükkâna girdiğinde, yüzü asık, kaşları çatıkmış. Vehbi Dede onu görür görmez gülümsemiş, 'Hoş geldin yiğidim, bugün rüzgârın ters esmiş galiba?' demiş. Mahir cevap vermeden keseyi uzatmış. Vehbi Dede, çuvaldan avuç avuç bulguru almış, tartının bir kefesine boşaltmaya başlamış. Diğer kefeye de dökme demirden yapılmış küçük ağırlıkları yerleştiriyormuş. Tam o sırada Mahir, gözünün ucuyla tezgâhın üzerindeki bir kavanozda duran rengârenk akide şekerlerini fark etmiş. Kavanozun yanında da, bir başka müşterinin az önce bıraktığı, üzerinde gümüş bir kuş işlemesi olan minik bir kese duruyormuş. Kese öyle güzelmiş ki, Mahir gözlerini alamamış. 'Keşke o kese benim olsa,' diye geçirmiş içinden, 'içinde kim bilir neler vardır.' Vehbi Dede bulguru tartarken, Mahir farkında olmadan derin bir iç çekmiş. Yaşlı bakkal, gözlüklerinin üstünden ona şefkatle bakmış. 'Evlat,' demiş usulca, 'sen bu sabah dükkâna girdiğinden beri kefelerden biri hep aşağıda. Söylesene, içini ne tartıyor böyle?' Mahir önce anlamamış. 'Ne kefesi dede?' diye sormuş. Vehbi Dede, tartıyı göstermiş. Gerçekten de, hiçbir şey koymadığı hâlde, tartının sol kefesi yavaş yavaş aşağı inmiş, sağ kefe ise havaya kalkmışmış. Mahir gözlerine inanamamış. Pirinç kefeler, sanki görünmez bir el dokunmuş gibi usulca sallanıyormuş. 'Bu tartı,' demiş Vehbi Dede, sesini biraz daha alçaltarak, 'çok eski bir tartıdır evladım. İçinden kıskançlık geçen birinin yanında ağırlaşıverir kefeleri. Çünkü kıskançlık, dünyanın en ağır yüküdür. İnsan onu sırtında taşıdıkça omuzları çöker, gözleri kararır, gönlü pas tutar.' Mahir'in yanakları al al olmuş. Demek Vehbi Dede onun içinden geçenleri anlamıştı. Başını öne eğmiş, parmaklarıyla keseyi sıkıca tutmuş. 'Ben... ben kıskanmıyordum dede,' demiş, sesi titreyerek. 'Sadece Yusuf'un topacı çok güzeldi, sonra şu kese...' Vehbi Dede gülümsemiş, eliyle Mahir'in omzuna dokunmuş. Eli sıcacıkmış, sanki yıllardır fırınlanmış bir ekmeğin yumuşaklığı varmış avucunda. 'Yavrum,' demiş, 'kıskanmak ayıp bir şey değildir, herkesin başına gelir. Önemli olan, bu duyguyu fark edip onu içinden çıkarıp atabilmektir. Yoksa o duygu, tıpkı bu kefe gibi seni hep aşağı çeker durur.'
Mahir, yaşlı adamın yüzüne bakmış. Vehbi Dede'nin gözlerinde ne bir azar, ne bir kınama varmış; sadece bir dedenin torununa baktığı gibi sevecen bir ışık. 'Peki ben bu yükü nasıl indireceğim dede?' diye sormuş çocuk, fısıltıyla. Vehbi Dede, tartının yanındaki küçük bir çekmeceyi açmış, içinden bir tutam kuru lavanta çıkarmış. Lavantayı Mahir'in avucuna koymuş. 'Şimdi şunu düşün,' demiş. 'Yusuf'un güzel bir topacı var, doğru. Peki senin neyin var? Hızlı bacakların var, gülünce bütün sokağı aydınlatan bir kahkahan var, anneni mutlu etmek için soğukta dükkâna kadar gelen bir yüreğin var. Şimdi içinden Yusuf'a 'Topacın çok güzelmiş, sana yakışmış,' de bakalım.' Mahir gözlerini kapatmış. Yusuf'un çeşme başındaki sevincini, topacı çevirirken parlayan yüzünü hatırlamış. İçinden, dedenin dediği sözleri tekrarlamış. Ve o an, gerçekten de göğsündeki o garip sızı, o ağırlık hafiflemiş; sanki içinden bir kuş uçup gitmişmiş. Gözlerini açtığında, tartının iki kefesi yavaş yavaş eşitlenmişmiş. Pirinç parıltılar yine sabah ışığında dans ediyormuş. Mahir'in dudaklarına kocaman bir gülümseme yayılmış. 'Dede,' demiş heyecanla, 'gerçekten oldu! Hafifledim!' Vehbi Dede kahkahayı patlatmış, sakalı titremiş gülmekten. Bulgur kesesini Mahir'e uzatırken, kavanozdan bir de akide şekeri çıkarıp çocuğun avucuna koymuş. 'Al bakalım yiğidim,' demiş, 'bu da senin bugünkü cesaretinin armağanı olsun. Çünkü insanın kendi içindeki kıskançlığı görmesi, onu yenmesinden daha zordur.' Mahir dükkândan çıkarken, ayakları yere değmiyormuş sanki. Çeşmenin başına vardığında, Yusuf hâlâ topacını çeviriyormuş. Mahir yanına yaklaşmış, içtenlikle, 'Yusuf, topacın gerçekten çok güzelmiş, görünce çok sevindim,' demiş. Yusuf önce şaşırmış, sonra gülümseyerek topacı Mahir'e uzatmış: 'İstersen sen de çevir, çok güzel dönüyor!' İki çocuk, çınarın altında akşama kadar topaç çevirmişler, kahkahaları köyün damlarına kadar yükselmiş. Mahir o akşam eve döndüğünde, annesine sımsıkı sarılmış ve cebindeki akide şekerini ikiye bölüp yarısını ona vermiş.
O günden sonra köyde tuhaf bir huzur rüzgârı esmeye başlamış. Çocuk, büyüdüğünde dükkânı devraldığında, tartının kefelerine yalnızca un, tuz, şeker değil; bir tutam da sabır, bir avuç da hakkaniyet koymayı hiç unutmamış. Çınarın altındaki o küçük dükkân, yıllar yılı sadece alışveriş yapılan değil, insanların gönüllerini tarttırıp hafifleyerek çıktıkları bir yer olarak anılmış. Ve derler ki, o pirinç tartı hâlâ oradaymış; kim bilir, belki bir gün siz de o köyün yolundan geçerseniz, kefelerin usulca sallandığını duyabilirsiniz.
Pedagojik Analiz

Mahir'in ilk tepkisi, çoğu çocuğunki gibi inkâr olmuş: “Ben kıskanmıyordum dede.” Oysa bedeni onu ele vermiş, göğsünde bir ağırlık, gözlerinde bir gölge belirmiş. Kıskançlık çoğu zaman önce bir sıkışma olarak gelir, adı konana kadar çocuk onu tanıyamaz.

Vehbi Dede'nin yaptığı şey aslında çok basit ama etkili, duyguyu ayıplamadan adını koymuş, “herkesin başına gelir” diyerek Mahir'i suçlu hissettirmeden rahatlatmış. Sonra da somut bir alıştırma önermiş, Yusuf'un güzelliğini içinden kabullenip söylemesini istemiş.

Ama her çocuk kıskançlığını Mahir kadar hızlı fark edip adlandıramaz. Bir çocuk hâlâ öfkeliyken ondan hemen “arkadaşına iltifat et” demesini beklemek, duyguyu bastırmaktan başka bir şey öğretmeyebilir; önce sakinleşmesine zaman tanımak gerekir.

Soru & Cevap
Mahir'in canını sıkan şey Yusuf'un elindeki hangi oyuncakmış?

Yusuf'un güneşte parlayan, tahtadan oyulmuş yepyeni bir topacı Mahir'in içini cız ettirmiş.

Vehbi Dede'nin tartısı Mahir'in yanında neden tuhaf davranmış?

Hiçbir şey konulmadığı halde tartının bir kefesi kendiliğinden aşağı inmiş çünkü Mahir'in içi kıskançlıkla ağırlaşmış.

Vehbi Dede, Mahir'e kefenin neden ağırlaştığını nasıl anlatmış?

Tartının, içinden kıskançlık geçen kişinin yanında ağırlaştığını, çünkü kıskançlığın dünyanın en ağır yükü olduğunu söylemiş.

Mahir, dükkândan çıkınca Yusuf'a ne söylemiş?

Yusuf'un yanına gidip topacının gerçekten çok güzel olduğunu söylemiş, sonra birlikte akşama kadar topaç çevirmişler.