Alperen, yaz tatilini geçirmek için "Büyükbabamın Eski Evi" dediği, şehirden uzakta, bahçesi kocaman bir eve gelmişti. Ev çok eskiydi, ahşap zeminleri gıcırdar, rüzgar esince pencereleri hafifçe titrerdi. Alperen bu evi çok severdi çünkü her köşesinde bir "sır" gizli gibi gelirdi ona.
Özellikle de evin en üst katındaki, demir bir asma kilitle kilitli duran çatı katı kapısı. Büyükbabası o kapının hep kilitli kalması gerektiğini söylerdi, “Orada eski eşyalar var, tozlu ve biraz da örümcekli,” diye eklerdi. Ama Alperen, geceleri o kapının arkasından gelen garip sesleri duyana kadar pek de merak etmezdi.
İlk başlarda hafif bir tıkırtıydı, sanki bir şey yavaşça yürüyormuş gibi. Sonra bu tıkırtı, daha belirgin bir patırtıya dönüştü. Sanki birisi bir şeyleri karıştırıyor, bazen de "tak tak" diye vuruyordu. Alperen yatağında uzanırken kalbi hızla atıyordu. Bu sesler onu hem korkutuyor hem de müthiş bir merakla dolduruyordu. "Acaba ne olabilir?" diye düşünmeden edemiyordu.
Ertesi sabah kahvaltıda büyükannesine ve büyükbabasına seslerden bahsetti. Büyükannesi gülümsedi, "Ah, Alperen'im, o evimizin eski sesleri. Rüzgar eser, tahtalar gıcırdar," dedi. Büyükbabası da başını salladı, "Belki de bir farenin işidir, korkacak bir şey yok." Ama Alperen ikna olmamıştı. O sesler bir fareden daha fazlasıydı, sanki bir "gizem" saklıydı çatı katında.
Alperen, akşam tekrar sesleri duyduğunda, korkusunun yerini kararlılık aldı. "Korkmak yerine ne olduğunu öğrenmeliyim," diye düşündü. Ertesi gün, büyükannesi ve büyükbabası bahçedeyken, Alperen bir "dedektif" gibi davranmaya karar verdi. Çatı katının kapısına yaklaştı. Kilide baktı. Ah, evet, kilitliydi. Ama belki de anahtarı yakındadır?
Tüm odayı dikkatlice aramaya başladı. Eski bir şifonyerin en üst çekmecesine bakarken, küçük, paslı bir anahtar gördü. Kalbi gümbür gümbürdü. Bu anahtarın çatı katının kilidine ait olabileceğini hissetti. Anahtarı aldı ve titreyen elleriyle kilide soktu. "Tık" diye bir sesle kilit açıldı.
Kapıyı yavaşça araladı. İçerisi karanlık ve tozlu görünüyordu. Güneş ışığı, küçük bir pencereden içeri süzülüyor, havada uçuşan toz zerreciklerini aydınlatıyordu. Alperen derin bir nefes aldı. İçeri adım atmak cesaret istiyordu. Büyükbabasının bir keresinde dediği gibi: "Korku, bilinmeyenden gelir. Onu öğrenirsen, korkun da kaybolur."
Adım adım ilerledi. Gıcırtılar daha da arttı. Sol köşedeki eski bir sandığın arkasından gelen sesler daha belirgindi. Alperen, büyük bir cesaretle sandığın arkasına doğru yürüdü. Yüreği ağzına gelmişti ama durmadı. Sandığı yavaşça çekti ve gözlerine inanamadı.
Orada, eski kutuların arasına sıkışmış, bembeyaz tüyleri olan minicik bir yavru kedi vardı! Kedi, açlıktan miyavlıyor, pençeleriyle eski bir çuvalı tırmalıyordu. Çuvalda büyükannesinin sakladığı kuru mama vardı ve kedi oraya ulaşmaya çalışıyordu. İşte bütün patırtı buydu! Bir gizem çözülmüştü, hem de hiç de korkunç olmayan, hatta çok tatlı bir gizem!
Alperen, yavru kediyi kucağına aldı. Kedi mırıl mırıl sesler çıkararak boynuna sürtündü. Alperen, çatı katından aşağı inerken kendini o kadar "cesur" ve mutlu hissediyordu ki! Büyükannesi ve büyükbabası minik misafiri görünce çok şaşırdılar. Alperen onlara her şeyi anlattı.
O günden sonra çatı katı Alperen için artık gizemli ve ürkütücü bir yer değil, yavru kedisi Cesur’un maceralarla dolu başlangıç noktası oldu. Alperen, korkusunun aslında sadece bir merak olduğunu ve cesur olmanın ne kadar harika bir duygu olduğunu öğrenmişti. Bazen en büyük sırların arkasından, en tatlı sürprizler çıkardı.
Bu metin kocamanbisite.com için özel olarak yazılmıştır. Ticari maksat taşıyan tüm diğer dijital ortamlar ve basılı mecralarda kullanımı, kopyası, atıfı yasaktır. Eğitim maksatlı kullanım için her bir hikayeye yönelik izin alınması zorunludur.