Bir zamanlar, yemyeşil ağaçların gölgelendirdiği, çiçek kokularının rüzgarla dans ettiği şirin mi şirin bir köy vardı. Bu köyde Gökçe adında, kalbi pırıl pırıl, yüzü hep gülen, on iki yaşında bir kız yaşardı. Gökçe'nin kahkahası, köyün en neşeli sesiydi ve etrafa öyle bir mutluluk saçardı ki, yanından geçen herkesin yüzüne bir tebessüm konardı. Ama Gökçe'yi asıl özel yapan şey, hayvanlara olan derin sevgisiydi. O, hayvanların dilinden anlar, onların hislerini yüreğinde hissederdi. Köydeki her kedi, her köpek, her kuş Gökçe'yi tanır, onun yanına koşarak gelirlerdi.
Ancak bu güzel köyde bile bazen ufak tefek sorunlar yaşanırdı. Bazı köylüler, hayvanların da birer canlı olduğunu, onların da sevgiye, ilgiye ve korunmaya ihtiyaç duyduğunu unutur gibiydi. Kışın soğuk günlerinde aç kalan kuşlar, bahar aylarında yiyecek arayan yavrulu kediler veya bir köşede tek başına titreyen köpekler... Gökçe, bu durumları gördükçe kalbi sıkışır, içten içe üzülürdü. Ama o, üzüntüsünü hemen neşeli bir enerjiye dönüştürmesini bilirdi. "Durup ağlamak yerine, bir şeyler yapmalıyım!" derdi kendi kendine.
Gökçe, hayvanların da insanlar gibi duyguları olduğunu, tıpkı bizler gibi acı çekebileceklerini, sevinebileceklerini, korkabileceklerini ve yalnızlık hissedebileceklerini insanlara anlatmaya karar verdi. Önce komşusu Hasan Amca'nın bahçesine her gün gelip yem arayan serçelerle başladı işe. Hasan Amca, serçelerin bahçedeki tohumları yemesinden şikayetçiydi. Gökçe bir gün Hasan Amca'nın yanına gitti, elinde küçük bir kasede buğday taneleri vardı. "Hasan Amca," dedi neşeli sesiyle, "Bakın, bu minik serçeler de tıpkı bizim gibi karınlarını doyurmak için uğraşıyorlar. Onların karnı tok olursa, sizin tohumlarınıza dokunmazlar bile. Üstelik, bahçenize cıvıl cıvıl neşe katarlar." Hasan Amca, Gökçe'nin gözlerindeki samimiyeti ve buğday tanelerini iştahla yiyen serçeleri görünce şaşkınlıkla gülümsedi. O günden sonra bahçesine düzenli olarak yem bırakmaya başladı.
Sonra, köy meydanında terk edilmiş bir köpek yavrusu buldu. Minik köpek titriyor, korku dolu gözlerle etrafa bakıyordu. Gökçe, yavru köpeği kucağına aldı, ona "Pofuduk" adını verdi ve köy kahvesinin önüne götürdü. "Bakar mısınız," dedi kalabalığa, "Bu minik can dostumuz çok korkmuş ve aç. Evimiz sıcak, karnımız tokken onların dışarıda üşümesini ve aç kalmasını istemeyiz, değil mi? Onlar da bizim gibi sevilmek ister, bir yuva arar." Köydeki çocuklar Pofuduk'a dokunmak için sıraya girerken, yetişkinler de yavaş yavaş toplanmaya başladı. Gökçe, "Empati" kelimesinin ne kadar önemli olduğunu, hayvanların yerine kendilerini koyarak düşündürmeyi başardı. Birkaç gün sonra, köyün en yaşlılarından Hatice Teyze, Pofuduk'u evine almayı teklif etti. Pofuduk, Hatice Teyze'nin bahçesinde mutlu mesut yaşamaya başladı.
Gökçe'nin bu sevecen ve öğretici tavırları, köydeki herkesi etkilemeye başlamıştı. O, sadece hayvanları korumakla kalmıyor, aynı zamanda insanlara kalplerindeki şefkat tohumlarını yeşertmeyi de öğretiyordu. Köyün her yerine minik yemlikler konuldu, sokak hayvanları için su kapları yerleştirildi. Artık kimse bir hayvana kötü gözle bakmıyor, aksine onlara sevgiyle yaklaşıyordu. Gökçe'nin neşesi ve hayvan sevgisi, tüm köye yayılmış, köyü adeta bir "Can Dostlar Köyü"ne dönüştürmüştü.
Gökçe, her sabah penceresini açtığında, cıvıl cıvıl öten kuşları, bahçesinde oynayan Pofuduk'u ve kedileri gördüğünde içi içine sığmazdı. Çünkü biliyordu ki, küçük bir kalbin kocaman sevgisiyle dünyayı daha güzel bir yer yapmak mümkündü. Ve Gökçe, bu dünyayı güzelleştiren neşeli bir kahramandı.
Bu metin kocamanbisite.com için özel olarak yazılmıştır. Ticari maksat taşıyan tüm diğer dijital ortamlar ve basılı mecralarda kullanımı, kopyası, atıfı yasaktır. Eğitim maksatlı kullanım için her bir hikayeye yönelik izin alınması zorunludur.