Uzak diyarların en sevimli, ama bazen de en unutkan prensesiydi Berrak. Yedi yaşındaki Berrak’ın en sevdiği şey, rengarenk oyuncaklarıyla oynamaktı. Ama ne yazık ki, oynadıktan sonra oyuncaklarını toplamak konusunda pek de istekli değildi. "Sonra toplarım!" der, yaramaz bir kedi gibi kaçar giderdi. Annesi Kraliçe ve babası Kral, Berrak’ın bu alışkanlığı yüzünden biraz endişeliydi.
Bir gün, Kraliyet ailesiyle birlikte pırıl pırıl, altın sarısı kumsalı olan denize gittiler. Deniz kenarında kumdan kaleler yapmak için Berrak’a yepyeni, ışıl ışıl bir set almışlardı: kocaman bir kova, rengarenk kürekler, yıldız ve deniz kabuğu şekilli kalıplar! Berrak sevinçten havalara uçtu. "Yaşasın! Hemen bir kale yapacağım!" diye bağırdı ve hemen işe koyuldu. Kumsalda, dev gibi bir kum yığınının eteklerine dünyanın en büyük, en güzel kalesini yapmaya başladı. Kuleleri dikti, surlarını ördü, hatta kalenin etrafına küçük bir hendek bile kazdı.
Gün batarken kale neredeyse hazırdı. Berrak gururla eserine bakıyordu. Tam o sırada Kraliçe yanına geldi. "Berrak'cığım, ne kadar güzel bir kale yapmışsın! Şimdi oyuncağını ve küreklerini toplayalım, hava kararıyor," dedi nazikçe. Ama Berrak, kalesine son bir süsleme yapma hevesiyle: "Birazdan toplarım anne!" diye yanıtladı. Kraliçe gülümsedi ama içten içe Berrak'ın sözünü tutmadığını biliyordu. Berrak, küçük bir deniz kabuğu daha eklemek için eğildi, sonra aniden bir kelebeğin peşine takılıp oyun alanını öylece terk etti. Oyuncakları, rengarenk kovası ve kürekleri kumda öylece kaldı.
Ertesi sabah Berrak, kalbine saplanan bir özlemle uyandı. Dün yaptığı o muhteşem kaleyi tekrar görmek istiyordu. Koşarak kumsala indi. Ama ne görsün! Gece yükselen dalgalar, Berrak’ın kalesini yutmuş, oyuncaklarını da kuma gömmüştü. Kocaman kale şimdi minicik bir tepecikti. Renkli küreği ve kovası ise kumun içinde kaybolmuş, sadece uçları görünüyordu. Berrak çok üzüldü. Gözleri doldu, boğazı düğümlendi. Yaptığı hatayı şimdi anlıyordu. Koşarak oyuncaklarını kurtarmak için kalenin olduğu yere gitti. "Küreklerimi bulmalıyım!" diye mırıldandı. Aceleyle, ıslak kuma bastı. O an, ayaklarının altındaki kum birden bire yumuşadı, yumuşadı ve Berrak'ın küçük ayakları hızla kuma batmaya başladı! Dizlerine kadar kuma gömüldü. Ne kadar çırpınsa da çıkamıyordu! "Anne! Baba! Yardım edin!" diye bağırdı, hem ağlıyor hem de komik bir şekilde zıplamaya çalışıyordu.
Kraliçe ve Kral, Berrak'ın sesini duyunca hemen koştular. Kraliçe, kızının üzgün ve biraz da komik halini görünce hafifçe gülümsedi, ama hemen ciddileşti. Kraliçe, Berrak’ın yanına oturdu, elini uzattı ve onu yavaşça kumdan çıkardı. Berrak, kumdan kurtulunca hıçkırarak annesine sarıldı. "Kalesim gitti, oyuncaklarım kayboldu ve ben de kuma battım!" diye anlattı her şeyi. Kraliçe, kızının yüzünü avuçlarının arasına aldı. "Anlıyorum Berrak'cığım, çok üzüldün. Ama hatırlıyor musun, dün sana oyuncaklarını toplamanı söylemiştim? Her oyuncağın bir sorumluluğu vardır, tıpkı her işin olduğu gibi. Eğer eşyalarımıza dikkat etmezsek, onlar da kaybolur gider. Tıpkı şimdi olduğu gibi." dedi yumuşacık bir sesle. Berrak başını salladı, annesinin onu anladığını hissetti. O günden sonra Berrak, oyuncaklarını her zaman toplamaya başladı. Çünkü hem eşyalarına sahip çıkmanın, hem de sorumluluklarını yerine getirmenin ne kadar önemli olduğunu, o batık kum kale macerasında öğrenmişti. Ve ne zaman kumsala gitse, oyuncaklarını asla arkasında bırakmazdı. Belki de bu yüzden, prenses Berrak'ın kumsalda yaptığı kaleler artık hiç batmıyordu!
Bu metin kocamanbisite.com için özel olarak yazılmıştır. Ticari maksat taşıyan tüm diğer dijital ortamlar ve basılı mecralarda kullanımı, kopyası, atıfı yasaktır. Eğitim maksatlı kullanım için her bir hikayeye yönelik izin alınması zorunludur.