Çok güzel bir köyde, yemyeşil çayırların, rengarenk çiçeklerin ve cıvıl cıvıl kuş seslerinin olduğu harika bir yerde Rüzgar isminde minicik, pırıl pırıl gözlü bir çocuk yaşarmış. Rüzgar'ın yanakları al al, gülücükleri pırıl pırılmış. O kadar neşeliymiş ki, tüm köy onu çok severmiş. Ama bazen... Bazen Rüzgar, anneciğinin ve babacığının sözünü dinlemekte biraz zorlanırmış. Hatta birazcık yaramazlık yapmayı da severmiş.
Annesi, "Rüzgar'ım, sakın evden uzaklaşma, köyün ortasındaki küçük gölete gitme, kenarı çok kaygandır!" dese, Rüzgar, "Tamam anne!" dermiş ama aklı yine de o gölette yüzen ördeklerde, rengarenk balıklarda kalırmış. Babası, "Rüzgar, tarladaki çamura basma, ayakkabın kirlenir, sonra oynayamazsın," dese, Rüzgar bazen kulaklarını tıkarmış, istediği yere koşarmış. Ve her istediğini hemen olsun istermiş, eğer olmazsa dudaklarını büzermiş, gözlerini doldururmuş ve ağlamaya başlarmış. Annesiyle babası onu her zaman çok severlermiş ama Rüzgar'ın yaramazlıkları bazen onları biraz üzermiş.
Bir sabah, güneş daha yeni uyanmış, tüm doğa uyanmış, pırıl pırıl bir gün başlamış. Rüzgar da yatağından fırlamış, kocaman bir esneme ile güne merhaba demiş. Annesi kahvaltı hazırlarken, "Rüzgar'ım, kahvaltını yapınca bahçede oynayabilirsin ama sakın, o küçük gölete yaklaşma olur mu? Hatırlıyor musun, kenarı çok kaygan!" diye hatırlatmış. Rüzgar başını sallamış, "Tamam anne!" demiş ama aklı bir yandan da göletin kenarında gezen minik kurbağalardaymış.
Kahvaltısını hızlıca bitirmiş, annesinin elini tutmadan, sanki bir kuş gibi bahçeye fırlamış. Topunu yuvarlamış, çiçekleri koklamış. Ama o gölet, Rüzgar'ı mıknatıs gibi kendine çekiyormuş sanki. Annesinin sözleri bir anda aklından uçup gitmiş. "Şu kurbağalar ne kadar da komik zıplıyor!" diye düşünmüş. Yavaş yavaş, tıpkı bir kedi gibi sessizce gölete doğru ilerlemiş. Annesi onu pencereden izliyormuş ama Rüzgar o kadar hızlıymış ki, bir an gözden kaybolmuş.
Göletin kenarına gelmiş Rüzgar. Minik parmak uçlarıyla suya dokunmak istemiş. Ama aaa! Göletin kenarı annesinin dediği gibi gerçekten de çok kayganmış. Rüzgar'ın minik ayağı bir anda kaymış! "Vay!" diye küçük bir çığlık atmış. Neyse ki suya tam düşmemiş, sadece bir bacağı birazcık ıslanmış, şortu çamur olmuş. Ama kalbi gümbür gümbür atmaya başlamış. Gözleri dolmuş. O an annesinin "Sakın ha yaklaşma!" diyen sözlerini hatırlamış. Korku, minik kalbini sarmış.
Tam o sırada annesi koşarak yanına gelmiş. "Rüzgar'ım, iyi misin yavrum? Bak sana ne demiştim," diye sormuş, onu sıcacık kucaklamış. Rüzgar, titreyen sesiyle, "Anne... Kaydım... Korktum," demiş. Annesi onu sıcacık öpmüş, yanaklarını okşamış, "Canım yavrum benim. Biz sana bir şey söylediğimizde, senin iyiliğin için söylüyoruz. Bak, şimdi bacağın ıslak ve üşüdün. Ama daha kötüsü de olabilirdi. Baban da hep der ki, "Söz dinlemek hem bizi mutlu eder hem de seni güvende tutar." Annesi Rüzgar'ı eve götürmüş, üstünü değiştirmiş, ona sarılmış.
Rüzgar o gün anlamış ki, annesi ve babası ona kızmak için değil, onu korumak için, onun başına kötü bir şey gelmesin diye sözler söylüyormuş. O günden sonra Rüzgar, bir daha yaramazlık yapmak yerine, anne ve babasının söylediklerine daha dikkatli kulak vermiş. Çünkü söz dinlemek hem kendisini güvende tutuyor hem de büyüklerin sevgisini kazanmasını sağlıyormuş. Ve en güzeli de, söz dinlediğinde oyunları hiç yarım kalmıyormuş. Rüzgar da hem mutlu hem de güvende bir şekilde köyünde yaşamaya devam etmiş. Artık Rüzgar'ın gülüşü daha da parlak, oyunları daha da eğlenceliymiş, çünkü o söz dinlemenin ne kadar güzel bir duygu olduğunu öğrenmişti!
Bu metin kocamanbisite.com için özel olarak yazılmıştır. Ticari maksat taşıyan tüm diğer dijital ortamlar ve basılı mecralarda kullanımı, kopyası, atıfı yasaktır. Eğitim maksatlı kullanım için her bir hikayeye yönelik izin alınması zorunludur.